Atatürkçü Düşünce Derneği - Hamburg
Verein zur Förderung des Gedankenguts von Atatürk in Hamburg und Umgebung e.V.

Basın Açıklamaları  


19 Mayıs 2021 / İmam Mustafa Demirkan'ın 28 Mayıs 2021 Cuma günü Ayasofya Camii'nde Atatürk'le ilgili olarak söylediği kabul edilemez sözler üzerine ADD Hamburg ve Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkez Ankara’nın Basın Açıklaması


Değerli Üyelerimiz, 
Değerli Dostlarımız;

Ayasofya Camii'nde 28 Mayıs 2021 Cuma günü düzenlenen bir törende Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın torunuyla TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un oğlu diğer öğrencilerle birlikte hafızlık diplomalarını aldılar. 

Cumhurbaşkanı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının bulunduğu bir törende konuşma yapan imam Mustafa Demirkan, "Bu ve bu gibi mabetler, mabet olarak kalması için inşa edilmiş, hediye edilmişti. Öyle bir zaman geldi ki, bir asır gibi bir zaman içinde ezan ve namaz burada yasaklandı ve müze haline çevrildi. Evet, onlardan daha zalim, daha kâfir kim olabilir… Yarabbi o zihniyeti bu ümmetin başına gelmesini mukadder buyurma…” dedi. 

Bilindiği gibi, 24 Kasım 1934 tarihinde alınan bir Bakanlar Kurulu kararı ile 916 yıllık Hıristiyan, 481 yıllık Müslüman geçmişi olan Ayasofya müzeye çevrilmiş, böylece bütün dünyaya dinlere ve uygarlıklara saygı mesajı verilmişti. İmam Mustafa Demirkan “... müze haline çevrildi. Onlardan daha zalim, daha kâfir kim olabilir...” diyerek Cumhuriyetimizin kuran, Ayasofya’yı müze yapan Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret etmiş, kabul edilemez sözler söylemiştir. 

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkez Ankara’nın 31.05.2021 tarihinde konuyla ilgili olarak kamuyla paylaştığı duyuru ilişiktedir.

İyi günler dileriz.

Hamburg, 02 Haziran 2020

Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu adına 

Başkan Mehmet Serdar Temur


AZİZ MİLLETİMİZ!
Atatürkçü Düşünce Derneği; demokrasi, laiklik, adalet, hukukun üstünlüğü, üniter devlet yapısı, milli güvenlik, parlamenter sistem konuları başta olmak üzere hassas pek çok hususta görüşlerini Milletimizle paylaşmaktadır.

Her açıklamamızda ısrarla vurguladığımız gibi Türk Milleti’nin ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlık nedeni, Büyük Devrimci Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bu ifade sıradan bir duygusallığın dışa vurumu değildir. Tarih biliminin gerçeğidir. Ulusal ve uluslararası bütün bilimsel çalışmalarla tespit edildiği üzere, Türkiye Cumhuriyeti Devleti “millet” ve “yurttaşlık” kavramlarının vücut bulduğu “Millet Egemenliği”ne dayalıdır. Bunun adı Büyük Türk Devrimi veya Atatürk Devrimi’dir. Türkiye Cumhuriyeti’ne bu nedenle, Atatürk Türkiyesi denilmektedir...

AZİZ MİLLETİMİZ!
Büyük Atatürk’ün en önemli hedeflerinden birisi de çok partili siyasi yaşama geçmek idi. Demokrasimizin vazgeçilmez asli unsurlarından olan siyasi partiler, devletimizin ve milletimizin varlık nedenlerine sahip çıkmakla yükümlüdürler. Bütün çağdaş toplumlarda durum böyledir. Ancak, ülkemizde her geçen gün Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve O’nun kazandırdıklarına kinle, nefretle, hınçla yapılan saldırılara şahitlik etmekteyiz. Söz konusu saldırılar, milletimizin ve devletimizin varlığına yöneliktir. Cehaletin ve çıkarcılığın teslim aldığı küçük beyinlerin, zavallı sözcüklerini dikkate almıyoruz. Ülkemizin can alıcı ve yakıcı gündemini değiştirme çabalarının da farkındayız. Fakat, Atatürk düşmanı küçük beyinleri kullananları uyarıyoruz: Unutulmamalıdır ki Atatürk’e hakaretin adı vatana ihanettir. Bunun altını tekrar tekrar çiziyoruz.

AZİZ MİLLETİMİZ!
Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana, Tapduk Emre, Pir Sultan Abdal, Hacı Bayram-ı Veli ve daha nice değerlerimizin coğrafyamıza ektiği birlik, bütünlük ve kardeşlik tohumları; Atatürk Devrimi ile taçlanmış ve güçlenmiştir. Coğrafyamızda, Bin Ladin ve El Bağdadi gibi isimler çıkmıyorsa; bütün çabalara rağmen kardeşlik kazanıyorsa bunun nedeni, milli benliğimizde yer edinmiş bu değerlerimiz ve Atatürk Devrimi’dir.

Kendilerini, sözüm ona din adamı olarak ilan edenlerin, tarihimizi bilmedikleri ortadadır. Tarih; nice kin ve nefret kusan sözde din adamlarına tanıklık etmiştir. Ama; anlatılanlar, yazılanlar ve yaşatılanlar sevgi, barış ve kardeşliği savunanlardır... Geçtiğimiz Cuma günü, Ayasofya’da bir eski imamın, devlet ricalinin gözlerine baka baka sarf etme cüretinde bulunduğu hezeyan dolu sözcükleri, milletimize ve yargıya havale etmekteyiz. Milletimizin tertemiz vicdanı, bu hadsiz söylemleri elbette karşılıksız bırakmayacaktır.

AZİZ MİLLETİMİZ!
Büyük Atatürk’ün rotasından sapmanın verdiği yıkıcı zararları yaşıyoruz... Laik Cumhuriyeti yok etmek için kurulan tarikat, cemaat ve siyaset ilişkisinin neden olduğu felaketleri görüyoruz... Ortadoğu’da yaşananları izliyoruz... ABD’nin Irak Ordusunu, Irak Ordusu içinde örgütlenen bir tarikat şeyhi aracılığıyla dağıttığını biliyoruz... Bunun bedelini Irak halkının ödediğine şahitlik ediyoruz... Uyarılarımız, çabalarımız ve haykırışımız bu gerçekleri biliyor ve anlıyor oluşumuzdandır. Tam da bu nedenle, “sarıklı amiral” sürecinin sonucunu, bütün yurttaşlarımızla birlikte merak etmekteyiz.

AZİZ MİLLETİMİZ!
Demokrasimize sahip çıkmak ve Cumhuriyetimizin Anayasada yazılı niteliklerini korumak için mücadelemizi, yasalar çerçevesinde sürdürmekteyiz. Her ne pahasına olursa olsun mücadelemizden, asla ödün vermeyeceğiz. Haklıyız, haklı olduğumuzu yaşanan bütün gelişmeler kanıtlamaktadır. Bu doğrultuda, muhalefete tekrar tekrar sesleniyoruz: Sine-i Millete biran önce dönerek, Büyük Atatürk’ün manevi liderliğinde ve Atatürkçü Düşünce Sistemi etrafında kenetlenmenin zamanı gelmedi mi?

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ GENEL YÖNETİM KURULU








____________________

19 Mayıs 2021 / Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı / ADD Hamburg Basın Açıklaması


Değerli Gençler, 

Değerli Üyelerimiz, 

Değerli Dostlar; 

19 Mayıs 1919 Türk Bağımsızlık Savaşının doğum günüdür. Mustafa Kemal Paşa’nın Türk Kurtuluşunu başlatmak için Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastığı tarihtir. 

1. Dünya Savaşından yenik çıkan Osmanlı, 30 Ekim 1918’de, Yunanistan’ın Limni adasının Mondros limanında galip devletlerle bir Ateşkes Antlaşması imzaladı. Antlaşma, bir işgal antlaşması olarak uygulandı. İşgalcilerin Donanmaları ve askerleri İstanbul’daydılar. Fransızlar Adana’yı, İngilizler Urfa, Maraş, Antep’i işgal ettiler. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun'a çıkışından 4 gün önce 15 Mayıs 1919'da Yunan ordusu İtilaf Devletlerinin onayıyla İzmir’e çıkarılmıştı. Antalya ve Konya'da İtalyan birlikleri, Merzifon'la Samsun'da da İngiliz askerleri bulunuyordu. 

Osmanlı Padişahı Vahdettin, İngilizlerden aldığı talimat gereği Samsun ve çevresindeki orduya bir müfettiş arayışındaydı. Bu müfettişin görevi, İngiliz işgal güçlerine karşı bölgede oluşan Türk direnişini önlemek, dağıtılmamış Türk ordularını dağıtmak ve halkın elindeki silahları toplamaktı. 

Mustafa Kemal Paşa, müfettişin yönergesini bizzat kendisi yazdırdı, yetkilerini çok geniş tuttu ve sözü geçen arkadaşlarının desteği ile o görevin kendisine verilmesini sağladı. Samsun’a çıktıktan sonra da, Türk direnişini önlemek yerine, müfettişten beklenen görevin tam tersini yaptığı için, yani Milli Kuvvetleri işgalci emperyalizme karşı örgütlediği için, İstanbul’a geri çağrıldı, dönmeyince de daha iki ayı bile dolmadan 9 Temmuz 1919’da Padişah emriyle görevinden alındı. Ülkenin yönetimini fiili olarak İngilizlere bırakan Padişah Vahdettin 24 Mayıs 1920’te, Mustafa Kemal ve bazı silah arkadaşlarının idam kararını onaylandı.

Atatürk’ün “Benim doğum günüm“ dediği 19 Mayıs, ruhunda tam bağımsızlığı barındırır. O nedenle, hem sömürgecilere karşı verilen dünyadaki ilk “tam bağımsızlık” savaşının başlangıcı, hem de saraylardaki sultanların kişisel egemenliğinden ulusal egemenliğe geçişin başlangıcıdır. 

Bugün sultana karşı “milli egemenlik” Samsun’a ayak bastı. 

Bu kutsal savaş, yalnız vatan topraklarını işgalcilerden kurtarmak için yapılmadı. 

Mustafa Kemal Atatürk’e göre “Hiçbir zafer amaç değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük olan amacı elde etmek için gereken en belli başlı araçtır.” Öyleyse kurtuluştan sonra kurulacak ve ilkesi “Yurtta Barış, Dünyada Barış” olacak olan Cumhuriyetin amacı “... süngü zaferleri değil, iktisat ve ilim zaferleri olmalıydı.” 

Cumhuriyetle birlikte Orta Çağ’ı yaşayan bir din ve tarım toplumunda devrim yapıldı. Devletin temeli adalet oldu, tarafsız hukuk oldu. Artık en gerçek yol gösterici bilim ve akıl olmalıydı. Türkiye Cumhuriyetinde bilimsel düşünen, sorgulayan akla sahip özgür insanlar yetişmeliydi.

İşte 19 Mayıs bütün bunların başlangıcı olan gündür. 

Bugün tüm Cumhuriyet devrimleriyle beraber Türk Aydınlanması, laiklik, kadının insanlık onuruna yakışan hakları, çağdaşlaşma ve demokrasi Samsun’a ayak bastı. 

Bugün, Türk Bağımsızlık Savaşının doğum gününü, onurlu bir başlangıcın 102’nci yılını kutluyoruz.

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun. 

Hamburg, 19 Mayıs 2021

Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu adına 

Başkan Mehmet Serdar Temur







____________________

19 Mai 2021 / Wir gratulieren zum 19. Mai - dem Gedenktag an Atatürk, sowie dem Tag der Jugend und des Sports. / Pressemitteilung ADD Hamburg

Werte Mitglieder und Freunde, 

der 19. Mai 1919 gilt als der Geburtstag des türkischen Unabhängigkeitskrieges. Es ist das Datum, an dem General Mustafa Kemal anatolischen Boden betrat und in der Stadt Samsun landete, um von dort aus die türkische Befreiung einzuleiten.  

Nachdem das Osmanische Reich im Ersten Weltkrieg besiegt wurde, unterzeichnete es am 30.Oktober 1918 den Waffenstillstandsvertrag von Moudros. Der Vertrag wurde als Besatzungsvertrag umgesetzt. Marine und Truppen der Invasoren besetzten Istanbul. Die Franzosen besetzten Adana, die Briten Urfa, Maraş und Antep. Vier Tage vor General Mustafa Kemals Ankunft in Samsun marschierte die griechische Armee mit Zustimmung der Entente-Staaten in Izmir ein. Es befanden sich italienische Truppen in Antalya und Konya. Britische Soldaten waren in den Städten Merzifon und Samsun stationiert. 

Gemäß den britischen Anweisungen war der osmanische Sultan Vahdettin auf der Suche nach einem Militärinspektor für die Armee in Samsun und Umgebung. Die Aufgabe dieses Inspektors bestand darin, den  sich in der Region bildenden türkischen Widerstand gegen die britischen Besatzungstruppen zu verhindern. Es sollten die noch nicht zerschlagenen türkischen Armeeverbände aufgelöst und die Waffenbestände der  Zivilbevölkerung eingesammelt werden. 

Seine hochrangigen Kontakte nutzte General Mustafa Kemal schließlich dafür, dass diese Aufgabe ihm ganz persönlich übertragen wurde. Auf dem Seeweg reiste er nach Samsun (für die Überfahrt wurde ihm ein britisches Visum ausgestellt). Er wurde jedoch flugs nach Istanbul zurückbeordert. Denn er tat das genaue Gegenteil seiner Verpflichtung als Inspektor. Anstatt den türkischen Widerstand zu brechen, vernetzte er die einheimischen Streitkräfte im Kampf gegen die einfallenden Imperialmächte. Als General Mustafa Kemal sich weigerte zurückzukehren, enthob man ihn nach kaum zwei Monaten auf Befehl des Sultans seiner Ämter und verhängte später sogar das Todesurteil gegen ihn und seine Mitstreiter. 

Der 19. Mai, den Atatürk als "seinen Geburtstag" bezeichnet, ist beseelt von dem Streben nach vollkommener Unabhängigkeit. Mit ihm beginnt der erste Krieg der Weltgeschichte gegen den Kolonialismus. Und er leitet die Wende ein: von der persönlichen Souveränität der Sultane in den Palästen hin zur nationalen Souveränität.  

Am heutigen Tage trat in Samsun die "Nationale Souveränität" gegen das Sultanat an.  

Nach Mustafa Kemal Atatürk sei kein Sieg das zu erreichende Ziel. Er sei lediglich das wichtigste Instrument, um das eigentliche Ziel zu erreichen, welches größer sei als der Sieg selbst. Demnach mussten die Ziele der Republik, deren Gründungsprinzip „Frieden im Lande, Frieden in der Welt" lauten sollte, anstelle kriegerischer Siege, Triumphe wirtschaftlicher und wissenschaftlicher Natur sein. 

Mit der Gründung der Republik wurde eine mittelalterliche, von Religion und Landwirtschaft geprägte Gesellschaft revolutioniert.  

Das Fundament des Staates bildeten Gerechtigkeit und eine parteilose Rechtsprechung. Wissenschaft und Vernunft sollten nunmehr die "einzig wahrhaftigen Führer" sein. In der Republik Türkei sollten freie Menschen mit wissenschaftlicher Ratio und kritischem Geist heranwachsen.  

Der 19. Mai gilt also als der Beginn all dessen. An diesem Tage haben in Samsun - als Vorboten aller Reformen der Republik - die türkische Aufklärung, der Laizismus, die Menschenwürde und die Rechte der Frauen, die Modernisierung und die Demokratie Fuß gefasst.  

Heute feiern wir den Geburtstag des türkischen Unabhängigkeitskrieges, den 102. Jahrestag eines ehrenvollen Auftakts. Wir gratulieren zum 19. Mai - dem Gedenktag an Atatürk, sowie dem Tag der Jugend und des Sports.

Hamburg, 19. Mai 2021

Der Verein zur Förderung des Gedankenguts von Atatürk in Hamburg und Umgebung e.V.

Mehmet Serdar Temur

Vereinsvorsitzender


Übersetzung: Murat Büyükalp







____________________


07 Nisan 2021 / Montrö Sözleşmesi ve Kanal İstanbul / ADD Hamburg ve Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkez Ankara’nın Basın Açıklaması


Değerli Üyelerimiz, 

Değerli Dostlarımız;

30 Ocak 2020 tarihinde Türkiye Cumhuriyetinin 126 emekli büyükelçisi 'Dışişleri Bakanlığı Emekli Misyon Şefleri' adıyla ortak bir duyuru yayınlamış, Kanal İstanbul projesinin Montrö Sözleşmesi'ni tartışmaya açacağı ifade edilmişti. Duyuruda özetle, Atatürk Türkiye'sinin, Lozan Antlaşması'ndan sonra en büyük diplomasi başarısı olan Montrö Sözleşmesi'nin tartışmaya açılması, Türkiye'nin İstanbul-Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi üzerindeki mutlak egemenliğinin kaybedilmesine yol açabileceği anlatıldıktan sonra, “Kanal İstanbul’dan vazgeçilmelidir” denilmişti. 

Montrö Sözleşmesi'yle ilgili açıklamaların sonuncusu 4 Nisan 2021 tarihinde 103 emekli amiralden geldi. Açıklamada, Son zamanlarda gerek Kanal İstanbul, gerekse Uluslararası Antlaşmaların iptali yetkisi kapsamında Montrö Sözleşmesi'nin tartışmaya açılması endişe ile karşılanmaktadır“ denildi.

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkez Ankara’nın konuyla ilgili olarak 06.04.2021 tarihinde kamuyla paylaştığı duyuru ilişiktedir.

İyi günler dileriz.

Hamburg, 07 Nisan 2021 

Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu 

 

TARAFIMIZ DEMOKRASİDİR… TARAFIMIZ ANAYASADIR… TARAFIMIZ LAİK REJİMİN TEMELLERİDİR..

6 Nisan 2021


Aziz Milletimiz,

Atatürkçü Düşünce Derneği; kurulduğu günden itibaren demokrasinin tüm kurumlarına ve kurallarına; Cumhuriyetimizin temel niteliklerine ve kazanımlarına ödün vermeksizin sahip çıkmaktadır.

Demokrasimizin rafa kaldırılmasına, Anayasa Maddelerinin örselenmesine, demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan laikliğin kaldırılmasına canımız pahasına karşıyız. Her türlü vesayet zihniyetinin tam karşısındayız…

Türk Milleti’nin yapısına, kişiliğine ve karakterine en uygun yönetim şekli olan demokrasiye sahip çıkmayı bir yurttaşlık görevi olarak görmekteyiz. Anayasal zemin ve kurallar dâhilinde demokrasimizin güçlenmesi için çalışmaktayız.

Hemen belirtmeliyiz ki yakın tarihimizde yaşanan askeri darbelerin mağdurlarınca kurulmuş bir Demokratik Kitle Örgütüyüz. Kuruluşumuzda var olan bu maya; bugün her zamankinden daha güçlü ve daha sağlam bir şekle bürünmüştür. Kendisini ısrarla Demokratik Kitle Örgütü olarak ifade eden, tanımlayan başkaca bir kurum yoktur…

Aziz Milletimiz,

Millet ve devlet olarak yaşadığımız sorunların temelinde, üzülerek belirtmeliyiz ki Atatürk’ün çizdiği rotadan uzaklaşmamız yatmaktadır. En son ANDIMIZ ve Devlet Madalyalarından, Nişanlarından Atatürk Kabartmalarının kaldırılması vicdanlarımızı sızlatan ciddi meselelerdir. Aynı şekilde, “sarıklı amiral” görüntüsü geniş kesimlerde kaygıya yol açmıştır.

Bununla birlikte, toplumsal kutuplaşma ve kamplaşma giderek tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Birbirini anlamak istemeyen, birbirini ötekileştiren, birbirini neredeyse vatan haini ilan eden, her konuşulandan bir mana arayan sıkıntılı ve sorunlu bir sosyal yapıya büründüğümüz gerçeği ile yüzleşmekteyiz. Oysa, Atatürk’ün Milliyetçilik anlayışında “tasada, kıvançta birlik ve beraberlik” esastır.

Toplumsal kutuplaşmanın en büyük nedeni yaratılan acımasız algı operasyonlarıdır. Başta yazılı ve görsel basının bu konuda ki tavrı dikkat çekici ve düşündürücüdür. Bir yarısının diğer bir yarısına hoş gözle bakmadığı toplumlar, yok olmaya mahkûmdurlar. Toplumsal ayrışmaları derhal sonlandırmamız yaşamsal önemdedir. Bu konuda, özellikle siyasileri ve yazılı görsel basınımızı sorumlu davranmaya, söylemlerini gözden geçirmeye davet ediyoruz…

Aziz Milletimiz,

Atatürkçü Düşünce Sistemi’ni özümsemiş herkes gerçek anlamda yurtseverdir. Ülkemizin, vatanımızın, devletimizin bölünmez bütünlüğünü ve Cumhuriyetimizin değerlerini savunmak ve sahiplenmek yurtseverliğin, vatanseverliğin bir gereğidir. Vatanını seven, Milli benliğe sahip her vatandaş; milletini ve devletini korumak kaygısıyla hareket eder… Düşünür… Üretir… Paylaşır…

Vatanseverler içinden demokrasi düşmanı çıkmaz. Vatanseverler içinden hain çıkmaz. Yeter ki siyasi argümanlar ve algılarla değil; birbirimizi anlamaya çalışarak hareket edelim.

Aziz Milletimiz,

Emperyalizmin “böl parçala ve yönet” projesini boşa çıkarmış bir büyük lidere sahibiz. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde tarihte emperyalizmi ilk kez yenmiş bir Milletiz. Ancak; yanlışlıklara ve sorunlu uygulamalara dikkat etmediğimiz takdirde; bölünüp parçalanacağımız kaygısını yaşamaktayız. 

Bu nedenle, Lozan ve Montrö konusundaki hassasiyetlerin her türlü siyasi ve kişisel algının üstünde tutulmasında yarar görmekteyiz. Lozan ve Montrö hassasiyeti olsa olsa yurtseverliğin bir işaretidir. Millet ve Devlet olarak varlık nedenimiz olan Lozan ve Montrö’ya ısrarla vurgu yapmamızın başkaca bir anlamı olamaz.

Anayasa, herkesi bağlar. Demokrasi, hepimiz için gereklidir. Kişilere ya da kesimlere özel yaklaşımlar, Anayasamıza aykırı olduğu gibi demokratik anlayışla da çelişmektedir. Bütünün hayrına olan birlik ve beraberliğimizi koruyucu çabamızı sürdüreceğiz.

Atatürkçü Düşünce Derneği; toplumun her kesiminin Anayasal sınırlar içerisinde; fikir ve düşünce açıklamasını bir vatandaşlık hakkı olarak görmektedir. Bu hak, Anayasamızın 26. maddesince güvence altına alınmıştır. Fikir açıklayan ya da görüş beyan eden yurttaşlarımızın meslek, unvan ve statüsü ne olursa olsun; belirtilen düşüncelerin içeriği değerlendirilmelidir. Unvan ve statü, içeriğin önüne geçmemelidir. Unvan ve statü, içeriği gölgelememelidir. Görüş açıklayanlar; büyükelçi, hekim, öğretmen, avukat, işçi, emekli, genç, yaşlı, öğrenci olabileceği gibi emekli asker de olabilir. Demokrasiler; tolerans rejimleridir. Tolerans ise ön yargılardan, peşin hükümlerden arınmayı ve sıyrılmayı zorunlu kılar. Bu bağlamda; emekli büyükelçilerin, emekli parlamenterlerin ve emekli amirallerin düşüncelerini açıklamalarını, Anayasamızın 26. maddesi kapsamında değerlendirmekteyiz. Biçimsel, şekli tartışmaların yararına inanmıyoruz. “vesayet” ve “darbe” söylemlerinin gündemde tutulmasını, geçmişin kötü örneklerinin canlı tutulmasını daha büyük sosyal yaralara yol açacağı endişesiyle istemiyoruz.

Atatürkçü Düşünce Derneği; bir Demokratik Kitle Örgütü olarak; siyasileri, yazılı ve görsel basınımızı ve yurttaşlarımızı bu konularda bir kez daha duyarlı davranmaya davet etmektedir. Hepimiz için demokrasi, hepimiz için adalet, hepimiz için saygı, sevgi ve hoşgörü talebimizi yineliyoruz.

Atatürk Devrimi’nin kazanımlarına, Cumhuriyetimizin temel niteliklerine sahip çıkarak demokrasimizi yaşatabiliriz. Milli birlik ve bütünlüğümüzü koruyabiliriz. Atatürk’ün çizdiği rotadan uzaklaşmanın neden olduğu sorunları yaşadığımızı bir kez daha hatırlatıyoruz.

Atatürkçü Düşünce Derneği; Genel Yönetim Kurulu, Genel Denetleme Kurulu,
Yüksek Disiplin Kurulu, Şubeleri ve Üyeleri


 






____________________

21 Mart 2021 / Türkiye, Resmi Gazete'de yayımlanan bir Cumhurbaşkanı Kararı ile İstanbul Sözleşmesi'nden ayrıldı.  / ADD Genel Merkez Ankara’nın Basın Açıklaması


Değerli Üyelerimiz, 
Değerli Dostlarımız;

Türkiye, Resmi Gazete'de yayımlanan bir Cumhurbaşkanı Kararı ile İstanbul Sözleşmesi'nden ayrıldı. 

İstanbul Sözleşmesi bir Avrupa Konseyi Sözleşmesi olup, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele amacıyla 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul'da imzaya açılmıştı. 8 Mart 2012'de Resmi Gazete'de yayımlanmış olan karar, Avrupa Konseyi üye devletleri ile bazı ülkeler tarafından imza altına alınmış ve 1 Ağustos 2014 tarihinde onay yeter sayısı olan 10’a ulaştığı için yürürlüğe girmişti. 

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkez Ankara’nın 20.03.2021 tarihinde konuyla ilgili olarak kamuyla paylaştığı duyuru ilişiktedir. 

İyi günler dileriz. 

Hamburg, 21 Mart 2021 

Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu 


CUMHURBAŞKANLIĞI’NIN KARARI, TBMM’ne SİYASİ BİR DARBEDİR. YETKİ GASPIDIR! 

Anayasa’mızın 90. maddesi “Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak antlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır.” 

“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.” demektedir. Buna rağmen, TBMM’nde oy birliği ile kabul edilen ve Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanarak 6284 sayılı yasada yer alan İstanbul Sözleşmesi, yürürlüğe girişinden yedi yıl sonra; üstelik kadına şiddetin, kadın cinayetlerinin hızla arttığı bir dönemde bir gece yarısı Cumhurbaşkanlığı Kararı ile kaldırıldı! Bu karar “Yok” hükmündedir. 

Bu karar; yetki gaspıdır, hukuksuzluktur! 

Devlet, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez insan hakları temelli kadına yönelik her türlü şiddetin önlenmesine dair uluslararası bir sözleşmeden “tek adam iradesi” ile çıkarılmıştır. 

Bu karar, Türkiye Cumhuriyeti’nin Demokratik, Laik niteliklerine büyük bir saldırıdır. 

Bu karar, İktidarın kadına bakış açısının itiraf belgesidir. 

Bu karar; Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş dünya ve hukukla bağlarının koparılmasıdır. Kadına şiddetten, insan haklarının ihlalinden yana anlayışla yönetildiğinin belgesidir. Kadına yönelik şiddet, açık-tartışmasız bir insan hakları ihlalidir. Çağdışıdır. 

Kadın-erkek eşitliği için büyük işlere imza atan Mustafa Kemal Atatürk’ün izinden gidenler olarak, TBMM devre dışı bırakan, yok sayan “Tek Adam” yönetiminden, kadını birey olarak görmeyen zihniyetin ülkeyi yönetiyor olmasından kaygılıyız. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin Demokratik Parlamenter rejime geri dönmesi hayati önem taşımaktadır. 

Demokrasiye, Laikliğe ve kadınların kazanılmış haklarına sahip çıkmaya, geri adım atmamaya, yasal ve yaşamsal eşitliğin hayata geçmesini sağlamak için mücadeleyi sürdürmeye kararlıyız. 

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ GENEL MERKEZ YÖNETİM KURULU


 

 







____________________

18 Mart 2021 / Mustafa Kemal Atatürk’süz Çanakkale Olmaz! ADD Hamburg Basın Açıklaması

Umudun fotoğrafı
Çanakkale savaşlarından sonra, gazeteci Ruşen Eşref 24-27 Mart 1918 tarihleri arasında Atatürk’le 3 gün boyunca (ve her günü en az 12 saatlik) bir söyleşi yaptı. Bu söyleşide Atatürk, Çanakkale Savaşları’nın önemli ayrıntılarını anlattı. Röportaj, aynı yıl “Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat” başlığıyla “Yeni Mecmua”nın Çanakkale Özel Sayısı’nda yayınlandı. 2 ay sonra 24 Mayıs 1918 tarihinde Atatürk, Ruşen Eşref Bey’e bir fotoğrafını hediye etti. Bu imzalı fotoğrafın üzerindeki kısa notta, Atatürk “ülkenin aydınlık geleceğinden” söz ediyordu. 
...

“Her şeye rağmen muhakkak bir nura (aydınlığa) doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki̇ payansız muhabbetim (sonsuz sevgim) değil, bugünün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ziya (ışık) serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir…”

(Ruşen Eşref Ünaydın, “Atatürk’ü Özleyiş,” I, Kasım 1998, s. 5,6.) 

... 

 

 

 








O sırada Atatürk’ün Samsun’a çıkmasına daha 1 yıl, 

TBMM’yi toplamasına 2 yıl, 

Büyük Taarruz’u kazanmasına 4 yıl vardır. 

Bu, tek kelimeyle “Umudun Fotoğrafı”dır.

....

Sinan Meydan, Umudun Fotoğrafı, Sözcü Gazetesi, 2 Mayıs 2017


Hamburg, 18 Mart 2021 

Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu 


 

 

 







____________________

18 Mart 2021 / Çanakkale Deniz Zaferinin 106. yıl dönümü / ADD Hamburg Basın Açıklaması

Değerli Üyelerimiz, 
Değerli Dostlarımız;

Bu yıl, 18 Mart 2021 Perşembe günü Çanakkale Deniz Zaferinin 106. yıl dönümünü kutluyoruz. 

1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı, özünde bir paylaşım savaşıydı. Avrupa merkezli emperyalist devletler 20. Yüzyılın başında yaptıkları gizli anlaşmalarla, Osmanlı Devletinin topraklarını kendi aralarında önceden paylaşmışlardı. İngiltere ve Fransa çok büyük bir donanma ile Çanakkale Boğazını geçmeye karar vermişti. Amaçları, İstanbul’u ele geçirmek, Osmanlıyı tarihten silmek ve dostları Çarlık Rusya’sına yardım etmekti. Osmanlı Devletinin istilacı düşmanı Akdeniz’de, Ege’de önceden karşılayacak ve direnecek bir donanması yoktu, zaten bu nedenle Ege’deki adaları da kaybetmişti. 1909’a kadar 33 yıl Padişahlık yapan 2. Abdülhamit, donanma darbe yapabilir” korkusuyla gemilerin bakımlarını yaptırmayarak, İstanbul’da Haliç’te çürümeye terk etmişti. 

Emperyalist donanma, Çanakkale Deniz Zaferi olarak kutladığımız 18 Mart 1915’de, hiç beklemediği çok büyük bir Türk direnişiyle karşılaştı, çok ağır kayıplar verdi, yenildi ve geri çekilmek zorunda kaldı. Küçük Nusrat gemisinin döşediği mayınları, Türk topçusunun kahramanlığını ve cesaretini hesap etmemişlerdi. 

Vazgeçmediler, bir kaç hafta sonra 25 Nisan 1915’de, o tarihin en büyük denizden çıkartma harekatı ile Çanakkale kara savaşlarını başlattılar. Fakat bu kez de Yarbay Mustafa Kemal’i, O’nun komutasında destansı direniş gösteren Türk askerini hesap etmemişlerdi. 8 aydan fazla süren Çanakkale kara savaşları saldırganların 8-9 Ocak 1916 gecesi geri çekilmesiyle son buldu. Yine ağır bir yenilgiye uğramışlardı.

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde, 30 Ekim 1918’de savaşı kazanan İngiltere, Fransa ve İtalya ile Midilli Adasının Mondros limanındaki Agamemnon gemisinde Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzaladı. Kazananlar ateşkes antlaşmasını bir işgal antlaşması olarak uygulamakta kararlıydılar. Daha yaklaşık 3 yıl önce, İstanbul işgal edilmesin diye Çanakkale’de yaşanan o kanlı savaşlar, o destansı kahramanlıklar sanki hiç olmamış gibi, İstanbul 13 Kasım 1918’de 61 gemi ile işgal edildi. Üstelik Osmanlı yönetimi işgalcilere bir “Hoş geldiniz” heyeti yollamıştı. 2 gün sonra gemi sayısı 167, asker sayısı 3500 oldu. Başkentin resmî işgali, yani emperyalist güçlerin Osmanlı yönetimine el koyup, resmî devlet dairelerini işgal tarihi ise 16 Mart 1920. Osmanlı Meclisi olan Meclis-i Mebusan da, 18 Mart 1920’de dağıtıldı, bir grup milletvekili tutuklanıp Malta adasına yollandı. Sonrası, hemen birkaç hafta sonra 23 Nisan 1920’de, Büyük Millet Meclisi’nin Ankara’da açılışı ve millet iradesinde yapılan şanlı Kurtuluş Savaşı. 

Çanakkale savaşları, Türklerin bir ulus devlet olarak yeniden dirilişinin, yeniden doğuşunun başlangıcıdır. Çanakkale savaşları, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkının kendi Kurtuluş Savaşı’na önderlik edecek olan Mustafa Kemal Atatürk’ü tanımasına, Çanakkale’de gösterdiği üstün başarılarından ötürü O’na güven duymasına neden olmuştur. 

Osmanlı, çok geri kalmış, aydınlanma ve sanayi devrimlerini kaçırmış, borç batağına saplanmış, yarı sömürge olmuş, üretemeyen, bir din ve tarım toplumuydu. Aciz ve kendini koruma yeteneğini kaybetmiş olması nedeniyle de işgal edildi. Sonunda, gösterişli saraylara çok büyük paralar harcayan Osmanlı’nın son Padişahı Vahdettin ülkesini işgal eden düşmanın gemisine binip kaçtı.

Tarihten aldığımız bu derslerle, coşkuyla kutladığımız bu destansı zafer günlerimizin, geçmişte yaşanmış bir ağıta, bir hüzne dönüşmemesi için, bu derin acıların bir daha yaşanmaması için gidilecek tek yol, çağdaş uygarlığın, çağdaş aklın, çağdaş bilimin açtığı yoldur. 

Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, Çanakkale şehitlerimizi, vatan için canını vermiş tüm şehitlerimizi bir kez daha saygı ve minnetle anıyoruz. 

Hamburg, 18 Mart 2021 

Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu adına 

Başkan Mehmet Serdar Temur

 

 

 

 






____________________

17 Mart 2021 / Türkiye’de artık okullarda “öğrenci andı” okunmayacak ve devlet madalyalarında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kabartması olmayacak. / ADD Hamburg Basın Açıklaması


Değerli Üyelerimiz, 
Değerli Dostlarımız; 

Türkiye’de, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun 12 Mart 2021 tarihli kararına göre bundan sonra okullarda “öğrenci andı”okunmayacak ve devlet madalyalarında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kabartması olmayacak.  

“Türk'üm, doğruyum, çalışkanım” diye başlayan, “Ne mutlu Türk'üm diyene!” diye biten öğrenci andının kaldırılması ile devlet madalyalarından Atatürk’ün kabartmasının kaldırılması, istemeden 1980, 1990’lı yıllarda CIA'nın Türkiye sorumluları Graham Fuller’in, Paul Henze’nin Atatürkçülük ölmüştür“, “ulus devletler dönemi bitmiştir” sözlerini, ya da Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması” kitabındaki Türkiye'nin bir an önce Atatürk'ten kurtulması gerekir” savlarını anımsatmaktadır. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesindeki Türk Milleti” tanımını Atatürk özetlemiştir. 

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.“ 

 

 

 

1) M. Kemal Atatürk’ün el yazısıyla “Millet” tanımı 


Böyle bir millet” tanımlaması, teorik olarak yeryüzündeki tüm ulus devletler için de geçerlidir, çünkü çağdaş ve uygar tüm ulus devletler doğal olarak birçok etnisiteyi bünyesinde barındırır. Türkiye’deki tüm vatandaşların topluca Türk Milleti”ni oluşturması, tüm vatandaşların yasalar önünde eşit yurttaş, eşit birey oluşlarının anayasal garantisidir. Aynı topraklar üzerinde aynı geçmişi paylaşarak aynı geleceğe birlikte yürüme azminin de ifadesidir. Cumhuriyetin kuruluş felsefesinde “Cumhuriyeti kuran Türkiye halkı”, “Türk Milleti“ olarak tanımlandığı için Atatürk “Ne mutlu Türk’üm diyene” demiştir. Bu ifade hiçbir etnik kökeni yüceltmediği gibi hiçbir etnik kökeni dışlamaz, ötekileştirmez tam tersine bağlayıcı ve bütünleştiricidir. 

Türk halkının barış ortamında yaşaması için “Yurtta barış, dünyada barış“ diyen Atatürk, aynı felsefeyle “Cumhuriyeti kuran Türk Milleti“nin kendi geleceğine güvenle bakması, öğrenmesi ve çalışması için de “Türk öğün, çalış, güven“ demiştir. Burada “öğün“ sözü, “öğren, aklını kullan“ anlamındadır. (bkz. öğrenci, öğretmen) övün”mekle hiçbir ilgisi yoktur. 

Türk çocuğunun okulda “Türk'üm, doğruyum, çalışkanım” demesinin yasaklanması ve Atatürk kabartmasının devlet madalyalarından çıkarılması, Atatürk’ü ve Cumhuriyetin kurucu felsefesini reddetmek anlamını taşıması nedeniyle hiçbir şekilde kabul edilemez.  

Hamburg, 17 Mart 2021 

Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu adına 

Başkan Mehmet Serdar Temur

1) Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, sayfa 425 / Prof. Dr. Afet İnan / Atatürk Araştırma Merkezi 2010

 

 

 

 

 

 

 








____________________

07 Şubat 2021 İstanbul Boğaziçi Üniversitesindeki gelişmeler / ADD Hamburg Basın Açıklaması 

İstanbul Boğaziçi Üniversitesine Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sayın R. Tayyip Erdoğan tarafından atanan rektör Melih Bulu’ya öğrenciler ve öğretim görevlileri tarafından, kariyerinin yetersiz olması gerekçesiyle, geniş çaplı itiraz gelmektedir.  

Bu tutum anlaşılabilir ve anayasal bir haktır. 

Boğaziçi Üniversitesi Türkiye Cumhuriyetinin önde gelen köklü bir bilim kurumudur, “işi kavgaya götürmeden uzlaşabilen” bir demokratik kültür geleneğine sahiptir. 

Üniversiteye huzurun gelmesi için yapılması gereken; Yasal haklarını kullanan, çağdaş Türkiye’nin umudu gençlerimize uygulanan baskının kaldırılması ve öğrencilerimizle güvenlik güçlerimizin karşı karşıya gelmesinin önlenmesidir.

Hamburg, 07 Şubat 2021 

Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu


Pressemitteilung

Der vom Präsidenten der Republik Türkei R. Tayyip Erdoğan ernannte Rektor der Universität Istanbul Boğaziçi Melih Bulu, wird von Studierenden und Fakultätsmitgliedern aufgrund der nicht ausreichenden Eignung kritisiert. Die Teilnahme ist groß. 

Diese Haltung ist nachvollziehbar und im Rahmen der Grundrechte der Türkischen Verfassung.

Die Universität İstanbul Boğaziçi ist eine der renommiertesten wissenschaftlichen Einrichtungen der Republik Türkei und hat in der bisherigen demokratischen Geschichte alle Herausforderungen friedlich und ohne Gewalt lösen können.

Es muss alles getan werden um die Situation zu deeskalieren. Die freie Ausübung der Gesetze, inkl. des Demonstrationsrechtes ist eine der Grundvoraussetzungen. Die Studierenden dürfen nicht an der Ausübung ihrer Grundrechte gehindert werden und insbesondere dürfen Eskalationen mit den Sicherheitskräften nicht zugelassen werden.

Hamburg, 07 Februar 2021 

Verein zur Förderung des Gedankenguts von Atatürk in Hamburg und Umgebung e.V.  

 

 

 

 

 






____________________

12 Ocak 2021 / Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkez Ankara’nın duyurusu

Değerli Üyelerimiz, 

Değerli Dostlarımız;

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkez Ankara’nın kamuyla paylaştığı duyuru ilişiktedir.
İyi günler dileriz.

Hamburg, 12 Ocak 2021 
Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu 


“BAŞÖĞRETMEN” SIFATININ SAHİBİNİ BİLMEYENLERE AÇIK MEKTUP 

11 Ocak 2021 

Türk Ulusu’nun tek Başöğretmeni Mustafa Kemal ATATÜRK’tür!

“Başöğretmen” unvanı, Büyük Devrimci Mustafa Kemal ATATÜRK’e Gazi Meclis tarafından, Harf Devrimi’nin ardından verilmiştir. Gaziantep Belediye Başkanı Fatma ŞAHİN ‘in bu unvanı kendi partisinin Genel Başkanı için kullanması kabul edilemez. Fatma ŞAHİN kendi genel başkanına dilediği kadar iltifat edebilir ve bazı unvanlar yakıştırabilir. Ancak “Başöğretmen” bunlardan biri değildir, olamaz.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ü “Başöğretmen” yapan, “Başkomutan” yapan “Gazi” yapan “Büyük” yapan, taşıdığı unvanlar değil, başardığı işlerdir ve bu gerçeği hiç kimse hiçbir şekilde değiştiremez!

Bu sıfatlar Mustafa Kemal ATATÜRK’e verildikleri için anlam yüklüdürler. Bu sıfatlar bir makamı, bir mevkii değil, bir büyük Devrimciyi, bir büyük Devrimi anlatırlar…

Herkes haddini, hukukunu, yerini ve ne söylediğini bilmelidir.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
GENEL YÖNETİM KURULU 


 

 

 

 

 








____________________

10 Kasım 2020  / Atatürk'ü Anma Günü / ADD Hamburg Basın Açıklaması 

Değerli Üyelerimiz,

Değerli Dostlarımız,

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün bedenen aramızdan ayrılışının 82. yıl dönümünde kendisini saygı, özlem ve minnetle anıyoruz.

Ruhu şad olsun.

"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."

"En büyük eserim" dediği Türkiye Cumhuriyeti bizlere emanettir.

Bıraktığı emanete sahip çıkmak boynumuzun borcudur.

Adını Türk tarihine altın harflerle yazdıran büyük insan, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, sen Türk milletinin kalbinde ebediyete kadar yaşayacaksın ve yaşatılacaksın.


Hamburg, 10 Kasım 2020

Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu adına Başkan Yardımcısı Mehtap Kaplan-Gökçe 


 

 

 

 

 






____________________

29 Ekim 2020 / Cumhuriyet Bayramı Konuşması (*) 

M. Serdar Temur / ADD Hamburg Başkanı

(*) ADD Hamburg’un 2020 Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonu için hazırlanmış konuşma metnidir. Etkinlik, Kovid 19 vaka sayısının artması, virüsün bulaşma ihtimalinin yükselmesi nedeniyle maalesef iptal edilmiştir.

---------------------------------

Zamanın Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip Atatürk’e soruyor:

Efendim, manevi mirasınız nedir?

Atatürk’ün yanıtı şöyle:

"Ben, manevî miras olarak hiçbir ayet (nass-ı katı), hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım, bilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü güçlükler önünde, belki amaçlara tamamen eremediğimizi, fakat asla ödün vermediğimizi, akıl ve bilimi rehber edindiğimizi onaylayacaklardır. Zaman hızla dönüyor, milletlerin, toplumların, bireylerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur. Benim, Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar." [1]


Değerli Konuklarımız, 

Değerli Üyelerimiz, 

hoş geldiniz, şeref verdiniz. 


Atatürk Cumhuriyetinin yüzü geleceğe dönüktür, esas amacı kendi özünü kaybetmeden uygarlaşma ve çağdaşlaşmadır. 

Dünyada birçok Cumhuriyet var, ama bizim Cumhuriyetimiz başka Cumhuriyetlere benzemez, çünkü yalnız bir siyasi yönetim biçimi değildir bizim Cumhuriyetimiz.  

Barışçıdır ve bütün milletlere saygı gösterir. [2]

Yurtta barışı, dünyada barışı savunur. [3] 

İşgalci Batı Emperyalizmini ve onun maşalarını bir Kurtuluş Savaşıyla yenerek kurulmuş olmasına rağmen Batıya karşı değildir. 

Ve öyle iddia edildiği gibi, Batılı olmak gibi bir hedefi de yoktur, Atatürk’ün sözleriyle: 

“... Hiçbir milleti taklit etmeyecektir, ne Amerikanlaşacak, ne de Batılılaşacaktır, ... yalnızca özleşecektir”. [4]

Uygar ve çağdaş olacaktır: “… Memleketler çeşitlidir, fakat medeniyet birdir, ve bir milletin gelişmesi için bu tek medeniyete katılması lazımdır…” [5] 

“Medeni olmayan insanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkûmdur.” [6]

Yani, tam bağımsız olarak yaşamak, ve tam bağımsız olarak kalabilmek ancak uygar ve çağdaş olmakla mümkündür. 

Yine Atatürk’ün sözleriyle: “Medeni eser yaratmak yeteneğinden yoksun olan milletler özgürlük ve bağımsızlıklarını kaybetmeye mahkûmdur. Medeniyet yolunda yürümek ve başarılı olmak hayatın şartıdır. 

Bu yol üzerinde ileriye değil, geriye bakmak bilgisizliği ve ihtiyatsızlığını gösterenler genel medeniyetin coşkun seli altında boğulmaya mahkûmdurlar.” [7]

“Dünyada her şey için; maddiyat için, maneviyat için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir; ilmin ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, sapkınlıktır. 

Yalnız ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişmesini kavramak ve ilerlemesini zamanında izlemek şarttır. Bin, iki bin, binlerce sene önceki ilim ve fen dilinin çizdiği kuralları, şu kadar bin sene sonra bugün aynen uygulamaya kalkışmak, elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir [8]

Atatürk ve onun yanında Cumhuriyete kanat gerenler Cumhuriyet'in ilk kuşağı ama Osmanlı'nın da son kuşağıydı. Onlar, sanayi devrimi kaçırmış, bir din ve tarım toplumu olan Osmanlının eksikliklerini, yanlışlarını, halkın temiz dini duygularının nasıl sömürüldüğünü, din tüccarlarının, iç isyan çıkaranların emperyalistlerle nasıl da kolayca işbirliği yaptıklarını yaşayarak görmüşlerdi. 

Batıda kilise iktidarının yıkılmasına, din hukukunun kaldırılmasına, 15’inci, 16’ncı, yüzyılların Rönesans’ına, Reform’una teokratik eğitim yerine laik eğitime, laik hukuk devletinin kurulmasına, 17’nci, 18’inci yüzyılın Aydınlanma’sına çok uzun zamanda ve çok acı çekilerek ulaşılmıştı. 

İşte Atatürk’ün öncülüğünde yapılan Cumhuriyet Devrimlerinin amacı, aklın özgürleşmesini, “aklın inançtan, bilimin dinden bağımsızlaşması”nı sağlamaktır. [9]

Özünde “Türk Rönesansı, Türk Aydınlanması”dır. 

Osmanlı Aydınlanma çağını kaçırmıştı, çok geri kalmıştı. Cahillik sömürülmek anlamına geliyordu. Cahilliğin, feodalizm ve emperyalizmin olduğu yerde özgürleşme ve özgür düşünce mümkün değildi. Çağdaş yaşama ve çağdaş uygarlığa ulaşmak Ortaçağın aklıyla, teokratik eğitimle, dogmatik, donmuş, kalıplaşmış, düşünceyle değil, ancak yeniliğe açık, sorgulayan, özgür, akılcı ve bilimsel düşünce sistemiyle mümkündü.

Fetvalarla yönetilen tek bir uygar ülke yoktu. “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” ([10]) nesillerin, kısaca, özgür nesillerin, yetkin insanların, düşünebilen insanların yetişmesi sağlanmalıydı. Çünkü Türk aydınlanması, kişinin başkasının aklıyla değil, Immanuel Kant'ın sözlerindeki gibi ancak “kişinin kendi aklını kullanma cesareti göstermesiyle” mümkün olabilirdi. 

Atatürk, bireyin düşünmesini ve sorgulamasını engelleyen, insanları kul, köle yapan tarikat yapılanmasına karşı 1925'te, hem de tam 30 Ağustos Zaferinin üçüncü yıldönümünde, Kastamonu'da şöyle dedi: 

“... Efendiler, ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en gerçek tarikat medeniyet tarikatıdır. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için yeterlidir.” [11]

Yalnız bir siyasi yönetim biçimi değildir bizim Cumhuriyetimiz. Bizim Cumhuriyetimizde; Yazı var. Okuma, yazma var.

Hıristiyanlığın kutsal kitabı olan İncil, halk tarafından anlaşılsın diye 1530’lu yıllarda 1. Fransuva döneminde Latinceden Fransızcaya, 8. Henri döneminde İngilizceye ve Martin Luther tarafından da Almancaya çevrildi.

Türklerin kendi kutsal kitaplarını, Türkçe olarak, kendi dillerinde okumaları Avrupa’dan 400 yıl veya Türklerin İslamiyeti kabul edişlerinden de yaklaşık 1200 yıl sonra 1929’da, Atatürk’ün önerisi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararıyla ancak mümkün olabildi. Yüzlerce yıl boyunca, Kuran’ın Türkçe çevirisini yapmak Osmanlı Padişahlarının ya akıllarına, ya da işlerine gelmemişti.

Bizim Cumhuriyetimizde; Arapçayı dindarlık sayanlara karşı Türkçe var.

Bizim Cumhuriyetimizde; Takvim var, Kadın, erkek eşitliği var. Şeriata karşı Laiklik Ümmetçiliğe karşı Ulusçuluk Padişahlığa karşı ’yurdun tüm insanlarını eşit sayan, onlara fırsat eşitliği sağlayan’ Cumhuriyetçilik var. [12]

Anadolu’ya Malazgirt zaferiyle, 1071’de son gelen Türkler, müslüman Türklerdir. Ama Türklerin tarihi Müslümanlıktan çok eskidir ve Türkler binlerce yıldır zaten Anadolu’dadır.

Orta Asya’nın derinliklerinde, Türklerin yoğun yaşadığı yerleşim bölgelerinde, Sibirya’da, Yakutistan’daki Lena Irmağı havzasında, Kazakistan’da Tamgalı Say’da, Kırgızistan’da Tanrı dağlarında (Tian Shan) 3.500 m yükseklikte Saymalı Taş’ta, ya da Azerbaycan’da çok yüksek dağların tepelerinde binlerce yıllık süreç içinde taşlara kazınan, 100 binlerce damganın benzerini değil, aynısınıkültürel bir süreklilik içinde ve zaman akışı içindeki tüm değişimleriyle Anadolu’da, Türkiye’de, Kars Kağızman Yazılı Kaya’da, Geyikli Tepe’de, Erzurum Cunni Mağarasında, Erzincan Kemaliye’de, Ordu Mesudiye’de, Hakkari Gevaruk Yaylasında görebilirsiniz. 

Van müzesindeki ‘steller’ sanki Kırgızistan Saymalı Taş’tan gelmiş gibidir.

Anadolu’nun batısında, Kütahya Aizanoi Tapınağında ok-yay damgası, kopuz çalan ozanların yanındaki atlı süvari, büyük boyutlu Sibirya Lena kaya resimlerinin aynısı, ama küçük boyutlusu olarak oradadır. 

Türk kültürünün tarih öncesi dönemlerden bugünlere süregelen izini Anadolu’da gözlemleyebilirsiniz. 

Eskişehir Seyitgazi’deki Kümbetin taş duvarlarındaki resimlerinin aynısı, Kazakistan Tamgalı Say’dadır. 

Orta Asya’nın binlerce yıllık kaya resimlerinin aynısı Erzincan Köy Mezarlığında mezar taşı olmuştur. 

Güneş Kültü, Van Ahlat Selçuklu mezarlığında karşınıza binlerce yıllık Saymalı Taştan alınmış gibi çıkar. Geyik boynuzu Hayat Ağacı olmuştur. 

Damgaların yazıya kaynaklık edişini, yazıya dönüşünü Orta Asya’nın yüksek dağlarında gözlemleyebilirsiniz.

Orhun Abidelerindeki Runik Türk Harfleri Ordu Mesudiye Esatlar Köyü’nde, Ankara-Güdül Salihler Köyünde karşınıza çıkar. [13] 

Atatürk’ün sözleriyle: 

“Türk milleti... Sen, Anadolu denilen bu yurda sonradan gelme değil, ilk yerleşip uygarlık kuranların çocuklarısın.” [14] 

“Bu memleket tarihte Türk’tü, bugün de Türk’tür ve sonsuza dek Türk olarak yaşayacaktır.” [15]

Bizim Cumhuriyetimizde; Kültür mirasımıza sahip çıkma, türkümüze, müziğimize, ozanlarımıza, sahip çıkma var.

Bizim Cumhuriyetimizde; O topraklarda, geçmişte varolan tüm uygarlıkların ırk, din, dil, zaman farkı gözetmeden, bizden oluşu var. 

İnancın, itikatın günlük çağdaş giysiyle, çağdaş yaşamla bir ilgisi olmadığı için şapka var, pantolon, ceket var, dans, balo var.

Bizim Cumhuriyetimiz yalnız bir siyasi yönetim biçimi değildir. Bizim Cumhuriyetimiz aynı zamanda bir yaşam biçimidir. [16]

Emperyalizm karşıtlığına ve millet egemenliğine dayanan Türkiye Cumhuriyeti siyasi, ekonomik, askeri, hukuki, kültürel tam bağımsızlık temelinde kurulmuştur.

CIA’in Türkiye eski yetkililerinden Paul Bernard Henze2006’da Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporunun bir bölümünde şöyle yazıyor: “Türkiye'nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız. Ülkeyi kuranlar, denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde Meclis, Meclis'i ikna ettiğimizde ordu, orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza geçebiliyor. Eğer Amerika'nın çıkarı Türkiye'de bir federal devlet kurulması ise mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir. Bir kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten çok daha kolay olacaktır. Eğer o bir kişi Amerikan çıkarlarına yardım etmek konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş yapıyı yıkmak, Amerika için sorun olmaz.” [17] 

Cumhuriyetin Kuruluş Felsefesi sürekli olarak yolumuzu aydınlatmaktadır. 

Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu çıkmazlardan kurtulması için yapılması gerekenler, Atatürk Cumhuriyetinin akılcı Kuruluş Felsefesinde ve Devrimlerinde açıkça görülmektedir. 

”Kemalizm, geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür.” [18]

Cumhuriyetimizin 97’inci Yılı Kutlu Olsun. 

Mehmet Serdar Temur 

İD Diamond Eventsaal Ÿ Hamburg

 

Notlar: 

[1]    Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip´in sorusuna yanıt. İsmet Giritli, Kemalist Devrim ve İdeoloji. İÜ. Yayınları (ve Hamdullah Suphi Tanrıöver'den naklen, Cemal Kutay, Mustafa Kemal'in Ufuktaki Manevî Mirasçısı ile Sohbet, s. 2-3; İsmet Giritli, Kemalist Devrim ve İdeolojisi, s. 13)

[2]    “Gerçi bize milliyetçi derler. Fakat biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği eden bütün milletlere saygı gösterir ve uyarız. Onların bütün milliyetlerinin gereklerini tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz, herhalde bencil ve gururlu bir milliyetçilik değildir.” (1920 / Atatürk’ün S.D.I, s. 98)

[3]    “Umumi siyasetimizi şu cümle açıkça ifadeye kâfidir zannederim; yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz.” (20 Nisan 1931’de hazırladığı seçim beyannamesinden)

[4]    Amerikan Associated Press Muhabiri Miss Ring, Atatürk’e; Türkiye’nin ne zaman Batılılaşacağını, Amerikanlaşacağını sorduğunda şu yanıtı almıştı: “Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne de Batılılaşacaktır. Türkiye yalnızca özleşecektir”. (29 Ekim 1930 yılında Ankara Türk Ocağındaki Cumhuriyet Bayramı kutlaması) Mahmut Özyürek / 28 Ocak 2016 / www.turkishnews.com “29 Ekim 1930, Türkiye; Mart 2002” Turgay Tüfekçi, Orkun Dergisi, Mart 2002, Sayı 49, sf.4

[5]    29 Ekim 1923, Fransız Muhabiri Maurice Pernot’ya demeç / Atatürk'ün S.D. III, S. 67-68 / https://www.ktb.gov.tr/TR-96462/medeniyet.html

[6]   Arı İnan / Düşünceleriyle Atatürk / Ankara 1991, s.123 (bak. Sinan Meydan / 12 Ekim 2020 / Sözcü)

[7]    Atatürk'ün Bütün Eserleri, (ATABE), C.16, s. 288 (bak. Sinan Meydan / 12 Ekim 2020 / Sözcü)

[8]    ATABE, C. 17, s. 44 (bak. Sinan Meydan / 12 Ekim 2020 / Sözcü)

[9]    İlhan Selçuk / Layık Olmak!.. / 6 Ocak 2006 / Cumhuriyet 

[10]  Tevfik Fikret / Kimseden Ümmîd-i Feyz Etmem 

[11]   Atatürk'ün Bütün Eserleri, C. 17, s. 294 / Sinan Meydan / İhanetin simgesi / 17 Temmuz 2017 / Sözcü

[12]  İlhan Selçuk / Solculuk Nedir? / 2 Mart 1968 ve Solculuk-Milliyetçilik Bağıntısı / 6.03.2007 / Cumhuriyet

[13]  Servet Somuncuoğlu / Karlı Dağlardaki Sır 2007 ve Damgaların Göçü 2011 / TRT Belgeselleri

[14]   Prof. Dr. Afet İnan / Atatürk’ten Hatıralar / 1950, s. 55 - 56

[15]   1923 / Taha Toros, Atatürk’ün Adana Seyahatleri, s. 23 / Atatürk’ün S.D.H, s. 126

[16]  Bekir Coşkun / Çocuklara sözümüz var… / 29 Ekim 2008 / Hürriyet

[17]   ABD TSK’yı AKP ile kafesledi / Türker Ertürk / 05 Temmuz 2019 / Odatv.com ve Arslan Bulut / Türk-Amerikan ilişkilerinin fotoğrafıdır! / 01 Temmuz 2019 / Yeniçağ 

[18]   Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı / 31 Ekim 1999 / Cumhuriyet / "... Atatürkçülük ya da Kemalizm, Atatürk'ün son zamanlarında yaptıklarının bekçiliği değil. Son zamanlarında yaptıklarının toplamı da değil. Biz, Kemalizm dediğimiz zaman, Atatürk'ün 6 ilkede çerçevesini çizdiği, bu ilkelerin ışığı altında, değişen koşulların aklın ve bilimin ışığında en ileri çözümleri üretmeyi anlıyoruz. Özetle ifade etmek gerekirse, Kemalizm geçmişin bekçiliği değildir, bir anlamda geleceğin öncülüğüdür." 

 

 

 

 

 

 






____________________

26 Ekim 2020 / 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Kutlaması iptal edildi / ADD Hamburg Basın Açıklaması 

Değerli Dostlarımız,
Değerli Üyelerimiz, 

1 Kasım 2020 Pazar günü yapılması için çok emek verilerek tüm hazırlıkları tamamlanmış olan, Kovid 19 nedeniyle ancak sınırlı sayıda konuğumuzu ve üyemizi ağırlayabilecek şekilde düzenlemiş olduğumuz bu seneki Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonumuz, Yönetim Kurulumuzun 26 Ekim 2020 Pazartesi günü itibariyle aldığı bir kararla, Hamburg’da Kovid 19 vaka sayısının artması, virüsün bulaşma ihtimalinin yükselmesi nedeniyle, maalesef iptal edilmiştir. Anlayışınız için teşekkür eder, iyi ve sağlıklı günler dileriz.

Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD Hamburg) Yönetim Kurulu adına Başkan Mehmet Serdar Temur


 

 

 

 

 







____________________

18 Eylül 2020 / 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Kutlaması / ADD Hamburg Basın Açıklaması 

Değerli Üyelerimiz, Değerli Dostlarımız;

Yönetim Kurulumuz, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını, Hamburg’da Kovid 19 pandemisi nedeniyle alınması gereken koruyucu önlemlerdeki sınırlı yumuşama çerçevesinde 1 Kasım 2020 Pazar günü, her türlü hijyenik kurallar gözetilerek, en çok 130 kişiyle kutlama kararı almıştır. Bu seneki kutlamamız, geçen yıllardan farklı olarak; tören ve bir dinleti şeklinde olabilecektir. (Bu karar, alınması gereken Kovid 19 önlemlerinde herhangi bir değişiklik olmadığı sürece geçerlidir.) Davetli konuklarımızın sayısı, ancak katılacak üye sayımız kesinleştikten sonra belli olacaktır.

Bilgilerinize sunar, anlayışınız için teşekkür eder, iyi ve sağlıklı günler dileriz.

Hamburg, 18 Eylül 2020
Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu adına 
Başkan Mehmet Serdar Temur


 

 

 

 

 






____________________

30 Ağustos 2020 / Zafer Bayramı / ADD Hamburg Basın Açıklaması

“Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi, 30 Ağustos zaferine borçluyuz.” 

Falih Rıfkı Atay ‘Çankaya’ [1]


Değerli Üyelerimiz, 

Değerli Dostlarımız; 

30 Ağustos 1922 zaferiyle, işgal edilmiş olan Türk Yurdu emperyalistlerden, onların maşası olan işgalcilerden temizlenmiş ve Türk Milleti de sömürge olmaktan kurtulmuştur. 23 Nisan 1920’de kurulmuş olan Büyük Millet Meclisi’nin iradesi ve Mustafa Kemal Paşa’nın komutasında yürütülen bağımsızlık savaşımız bu zaferle sonuçlanmış ve Türkiye Cumhuriyeti'nin tapusu olan 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan antlaşmasına giden yolun önü bu zaferle açılmıştır. 29 Ekim 1923’te antiemperyalizm, uygarlaşma ve çağdaşlaşma temeline oturtulan Türkiye Cumhuriyeti ilan edilmiştir.

30 Ağustos 1922 zaferi, dünyada hiç yenilemez olduğuna inanılan Emperyalizme, o zamanki Muazzam Devletlere karşı kazanılan dünyadaki ilk zaferdir. Türklerin bu zaferi, dünyadaki tüm sömürülen ülkelere, esir milletlere örnek olmuş ve onları yüreklendirmiştir. 

30 Ağustos 1922 zaferi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu için gerekli olan ‘Kurtuluş’u belirleyen savaştır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, O’nun silah arkadaşlarının, canını vatanı için, tam bağımsız Türkiye için veren kahraman şehitlerimizin önünde minnetle, saygıyla eğiliyoruz. Ruhları şâd olsun.

30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun. 

Hamburg, 30 Ağustos 2020 
Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu adına 
Başkan Mehmet Serdar Temur


[1] Falih Rıfkı Atay / Çankaya s. 363 / Sinan Meydan / Yüzyılın Kitabı / s. 237 


 

 

 

 

 






____________________


Alles was wir heute besitzen, also…

…dass wir einen unabhängigen Staat gegründet haben,
…dass wir freie Bürger geworden sind,
…dass wir uns frei bewegen und würdig handeln können,
…dass wir unser Land aus den Klauen des Westens befreit haben,
…dass wir unsere Identität vor dem Osten gewahrt haben,
…dass wir die Meere unser eigen nennen können,
…dass wir in unserem Land die notwendige Heimatwärme spüren,
…vielleicht sogar, dass wir heute überhaupt atmen,


…all das, alles davon haben wir dem Triumph des 30. Augustes zu verdanken!

Falih Rıfkı Atay ‘Çankaya’ [1]


Werte Mitglieder und Freunde, 

Mit dem Triumph vom 30. August 1922, hat sich die Türkei aus den Klauen der Imperialmächte und deren Handlanger befreit. Ebenso wurde die Türkei an diesem Tag vom Kolonialismus befreit.

Dieser Triumph ist ein Ergebnis des unabdingbaren Willens des türkischen Parlaments, welches am 23. April 1920 unter der Leitung von Mustafa Kemal gegründet wurde. Eben dieser Triumph ist es auch, der den Weg für den Vertrag von Lausanne –das Gründungsdokument der türkischen Republik- am 24. Juli 1923 ebnete.

Am 29. Oktober 1923 wurde die Türkische Republik offiziell ausgerufen. Die Tugenden dieser Republik basieren auf Anti-Imperialismus, Zivilisiertheit und Modernität.

Der Sieg vom 30. August 1922 ist weltweit der erste seiner Art. Nie zuvor wurden die schier unbesiegbaren Imperial-Supermächte geschlagen. Dieses Ereignis bzw. dieser Erfolg der Türkei war für alle kolonialisierten Länder wegweisend und hat denen Mut gemacht.

Der 30. August 1922 ist nichts weniger, als der notwendige Befreiungskrieg, der die Gründung der Türkischen Republik erst ermöglichte.

Wir verbeugen uns in tiefer Ehrfurcht vor Mustafa Kemal Atatürk und all seinen heldenhaften Mitstreitern, die ihr Leben für eine unabhängige Türkei geopfert haben. Mögen sie alle in Frieden ruhen.

Alles Gute zum Jahrestag des großen Befreiungssieges vom 30. August 1922.

Hamburg, 30. August 2020

Der Verein zur Förderung des Gedankenguts von Atatürk in Hamburg und Umgebung e.V.

Mehmet Serdar Temur

Vereinsvorsitzender


[1] Falih Rıfkı Atay / Çankaya S. 363 / Sinan Meydan / Yüzyılın Kitabı / S. 237 



 

 

 

 

 





____________________

28 Ağustos 2020 / Hamburg'da Zafer Bayramı Kutlamaları / ADD Hamburg Basın Açıklaması 

Değerli Üyelerimiz,
Değerli Dostlarımız,

ADD Hamburg, COVID 19 pandemisi nedeniyle, sırasıyla; 
- Derneğin 29 Mart 2020 tarihinde yapmayı planladığı 25. Yıl Kutlamasını;  
- Ortak etkinlik olarak güçlü destek verdiği 23 Nisan 2020 Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlamasını;  
- 19 Mayıs 2020 Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı Kutlamasını; 
- Son olarak da 30 Ağustos 2020 Zafer Bayramı Kutlamasını 14.08.2020 tarihinde iptal etmiş, aklın ve bilimin öngördüğü şekilde gerekçelerini de bir basın duyurusuyla toplumla paylaşmıştı. 

ADD Hamburg, Yönetim Kurulu kararlarıyla kurumsal çalışır.

Öte yandan yurdumuzda; 
- 15 Temmuz’un kutlanmasına izin verilmesi; 
- Ayasofya‘nın açılışında toplu namaz kılınmasına izin verilmesi; 
- Malazgirt Zaferinin kutlanmasına izin verilmesi; 
buna karşın 30 Ağustos 2020 Zafer Bayramı törenlerinin kutlanmasının iyice sınırlı tutulması halkımızda bir tepki uyandırmıştır. 

Bu gelişmeler, kalbi yurt sevgisiyle dolu olan, 23 Nisan ve 19 Mayıs kutlamalarının iptalini olgunlukla karşılayan halkımız tarafından daha farklı bir şekilde algılanmıştır. 

Hamburg’da iki farklı etkinlik grubu tarafından, iki farklı Zafer Bayramı Kutlaması yapılacaktır. 

- 29 Ağustos 2020, Cumartesi, Le Royal - Event & Catering, Zafer Bayramı Kutlaması, saat 17:00.

- 30 Ağustos 2020, Pazar, Hamburg Başkonsolosluğu önü, saat 14:00-16:00 arası, “Bayrağını al sen de gel!”

Saygılarımızla

Hamburg, 28 Ağustos 2020 
Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu adına 
Başkan Mehmet Serdar Temur 


 

 

 

 

 






____________________

14 Ağustos 2020 / Korona pandemisi yüzünden iptal edilen etkinlikler / ADD Hamburg Basın Açıklaması

Değerli Üyelerimiz,
Değerli Dostlarımız;

Yönetim Kurulumuz, yaşadığımız Korona virüs salgını sebebiyle 2020 yılı sonuna kadar ayrıntılı olarak planlanmış olan tüm etkinliklerin iptalinin, sorumluluk gereği olduğuna karar vermiştir.

Gerekli olan her türlü zorunlu önleme karşın (sosyal mesafe vs. gibi), kalabalık ortamda “üstlenilecek riskin büyüklüğü” verilen bu zor kararda belirleyici olmuştur.

Bu bağlamda;

Prof. Dr. Kemal Arı’nın 30 Ağustos Zafer Bayramı Konferansı ile,  

Prof. Dr. Cemal Saydam’ın Kanal İstanbul Konferansı şimdilik ileri bir tarihe ertelenmiştir.

Aynı şekilde;

Her türlü ön hazırlığı tamamlanmış olan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Kutlamamız ve

10 Kasım Atatürk’ü Anma Etkinliğimiz iptal edilmiştir.

Bilgilerinize sunar, anlayışınız için teşekkür eder, iyi ve sağlıklı günler dileriz.

Hamburg, 14 Ağustos 2020 
Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu adına 
Başkan Mehmet Serdar Temur


 

 

 

 

 







____________________

01 Ağustos 2020 / Ayasofya camisinin açılışında Diyanet İşleri başkanı Ali Erbaş'ın Atatürk'ü dolaylı lanetlemesi / ADD Hamburg Basın Açıklaması

Değerli Üyelerimiz, Değerli Dostlar;

Bilindiği gibi Lozan Barış Antlaşması bundan 97 yıl önce 24 Temmuz 1923’de imzalanmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin egemenliği, siyasi, hukuki ve ekonomik bağımsızlığı uluslararası bir ortamda bu antlaşma ile kazanılmış, kapitülasyonların kaldırılması bu antlaşma ile kabul edilmiştir. Lozan, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş tapusudur. Yeni Türkiye Cumhuriyeti, savaş yaralarını sarmak, bir an önce kalkınma hamlesini başlatabilmek için “Türk Boğazlarına Türk askeri yerleştirilmemesi maddesini” yine bu anlaşma ile kabul ederek bu konuda taviz vermiştir. Türkiye'nin Boğazlar üzerindeki tam kontrol hakkı ve “Türk Boğazlarına Türk askerinin yerleştirilmesi” Lozan Antlaşmasından 13 yıl sonra, ancak 20 Temmuz 1936 tarihinde imzalanan Montrö (Montreux) Türk Boğazları Sözleşmesi ile sağlanmış, Türk askeri daha o gece İstanbul ve Çanakkale Boğazları'na konuşlandırılmıştır.

Montrö öncesi yaşanan zorlu süreçte; 916 yıllık Hıristiyan, 481 yıllık Müslüman geçmişi olan Ayasofya,

24 Kasım 1934 tarihinde alınan Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrilmiş, bütün dünyaya dinlere ve uygarlıklara saygı mesajı verilmiştir. Bu tarihi yapının Montrö'den dört ay sonra, 19 Kasım 1936 tarihinde yapılan tapu kayıt işleminde, tapu kaydı; “Ayasofyayı Kebir Camii Şerifi” olarak düzenlenmiştir.

Hal böyleyken bilindiği gibi Ayasofya cami, takvimde başka gün yokmuş gibi, tam da Lozan Antlaşmasının yıldönümünde, 24 Temmuz 2020’de yeniden ibadete açıldı. Açılışta elinde tuttuğu bir kılıçla minbere çıkan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş; yurdu kurtaran, İstanbul’u yeniden Türk egemenliğine sokan, şehri beş yıl işgal edip Ayasofya’yı yeniden kilise yapmak isteyen emperyalistleri kovan, Lozan’la Ayasofya’yı da kurtaran, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan ve Romanya temsilcilerinden oluşan Boğazlar Komisyonunun şehri yönetmesine engel olan Atatürk’ün adını hiç anmadan: "Fatih Sultan Mehmed Han, gözbebeği olan bu muhteşem mabedi kıyamete kadar cami olmak kaydıyla vakfedip müminlere emanet bırakmıştır. Bizim inancımızda vakıf malı, dokunulmazdır, dokunanı yakar; vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar." dedi. Bu ifadesi yazılı ve görsel medyada Ayasofya’yı müze yapan Atatürk’e dolaylı lanet olarak yorumlandı.

Ali Erbaş’ı bu talihsiz ifadesinden dolayı şiddetle kınıyor, kendisini derhal istifaya davet ediyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığına yine o makamın ilk başkanı olan Rıfat Börekçi gibi çağdaş bir din görevlisinin geleceği günlerin yakın olduğuna inanıyoruz.

İçinde bulunduğumuz Kurban Bayramınızı kutlar, sağlık, huzur ve mutluluk dileriz.

Hamburg, 01 Ağustos 2020

Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu adına Başkan Mehmet Serdar Temur


 

 

 

 

 








____________________

Werte Mitglieder, 

liebe Freunde,  

wie alle wissen, wurde der Vertrag von Lausanne vor 97 Jahren am 24. Juli 1923 unterzeichnet. 

Die Türkische Republik erlangte mit dieser Unterzeichnung die Souveränität. Ebenso wurde die politische, rechtliche und wirtschaftliche Unabhängigkeit erlangt. Es markiert auch das Datum, an dem die vorherigen Kapitulationen aufgehoben worden sind. Der Vertrag von Lausanne ist ein Gründungsdokument der Türkischen Republik. Die neue türkische Republik hat zu Gunsten einer raschen Handlungsfähigkeit auch Zugeständnisse machen müssen. Sie musste im Rahmen des Lausanner Vertrags akzeptieren, dass keine türkischen Streitmächte an den türkischen Meeresengen stationiert werden dürfen. Dieser Umstand wurde 13 Jahre später, am 20. Juli 1936 mit dem Vertrag von Montreux korrigiert. An diesem Tag erlangte die türkische Republik das volle souveräne Recht über die türkische Meeresenge zurück. Noch in jener Nacht wurden türkische Soldaten am Bosporus von Istanbul und Çanakkale stationiert. 

In den turbulenten Jahren vor dem Vertrag von Montreux, wurde die Hagia Sophia (welche eine 916-jährige christliche und eine 481-jährige muslimische Geschichte vorzuweisen hatte) mit dem Beschluss des Ministerrats vom 24. November 1934 in ein Museum umgewandelt. Dies war ein Akt des Respekts – aus Respekt gegenüber allen Menschen, Kulturen und Religionen. Vier Monate nach dem Vertrag von Montreux, wurde die historienreiche Hagia Sophia am 19. November 1936 dennoch als Moschee ins Grundbuch eingetragen. 

Ironischer Weise wurde die Hagia Sophia genau am Jahrestag des Lausanner Vertrags, am 24. Juli 2020 wieder für Gebete neueröffnet. Der Leiter der religiösen Institution Diyanet, Ali Erbaş, erklomm die Stufen der Kanzel mit einem Schwert in der Hand und er erachtete es nicht einmal für notwendig, Atatürk namentlich zu nennen. 

Der Atatürk, 

- der das Land aus den Händen der Besatzer zurückeroberte, 


- der Istanbul wieder unter türkische Souveränität zurückführte, 


- der die Stadt nach fünf Jahren von den Imperialmächten befreite, die die Hagia Sophia wieder zur Kirche machen wollten. 

Er verhinderte die damalige Kommission der türkischen Meeresenge (bestehend aus England, Frankreich, Italien, Japan, Griechenland und Rumänien), dass sie Istanbul regieren und rettete somit die Hagia Sophia. 

Stattdessen verlautbarte Ali Erbaş folgendes: „Fatih Sultan Mehmed Han hat uns diesen Tempel mit dem Vermächtnis hinterlassen, dass dieser bis in alle Ewigkeit eine Moschee zu sein hat. Dieses Erbe ist unantastbar, derjenige der das missachtet sei verflucht!“ 

Diese Aussage wurde in den einschlägigen Medien als „Verfluchung Atatürks durch die Hintertür“ interpretiert. 


Wir verurteilen Ali Erbaş für diese unannehmbare Aussage und fordern ihn dazu auf sein Amt unverzüglich niederzulegen. 
Wir sind der festen Überzeugung, dass die Diyanet wieder einen zeitgenössischen Vorsitzenden verdient hat, wie zum Beispiel der erste Vorsitzende Rıfat Börekçi.

Wir wünschen Ihnen alles gut zum Bayram, bleiben Sie gesund! 


Hamburg, 08 August 2020

Der Verein zur Förderung des Gedankenguts von Atatürk in Hamburg und Umgebung e.V.

Mehmet Serdar Temur 

Vereinsvorsitzender


 

 

 

 

 





____________________

05 Temmuz 2020 / TELE1 ve Halk TV'ye verilen ekran karartma cezalarını protesto / ADD Hamburg Basın Açıklaması

RTÜK’ün TELE1 ve Halk TV’ye verdiği ekran karartma cezaları üzerine, ADD Gn. Merkezinin Aydınlık İçin 5 Gün, 5 Dakika başlıklı KAMUOYU ÇAĞRISI toplumla paylaşılmıştır

“RTÜK’ün “TELE1 ve HALK TV’ye verdiği ekran karartma cezalarını protesto ediyoruz. ADD, bu karartmaya karşı demokratik bir hak olarak tüm yurttaşlarımızı, cezanın uygulanacağı 5 gün boyunca, her gün saat 21.00’da “ülkemizin aydınlığı için“ televizyonlarını 5 dakikalığına kapatmaya çağırmaktadır. Ayrıca, bu anti demokratik ve hukuk dışı uygulamaya karşı, yine 5 gün süreyle; akademisyenlerimize, siyasilere, gazeteci ve aydınlarımıza TV kanallarından yapılacak hiçbir program davetine katılmamaları çağrısını yineliyoruz. Özgür basın ve hukukun üstünlüğü için mücadelemiz sürecektir. Milletimize duyururuz. Saygılarımızla.” 

ADD GENEL MERKEZİ 

 

 

 

 

 












____________________

19 Mayıs 2020 / Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı / ADD Hamburg Basın Açıklaması

Değerli Gençler, 

Değerli Üyelerimiz, 

Değerli Dostlar; 

Bugün 19 Mayıs 2020. Bugün Türk Bağımsızlık Savaşının doğum günüdür. Mustafa Kemal Paşa’nın Türk Kurtuluşunu başlatmak için Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastığı tarihtir. 

30 Ekim 1918’de, 1. Dünya Savaşından yenik çıkan Osmanlı, galip devletlerle Yunanistan’ın Limni adasının Mondros limanında bir Ateşkes Anlaşması imzaladı. Buna göre; “Karışıklık çıkan yerler, savaşın galibi İtilaf Devletleri tarafından işgal edilecekti.” İngiltere, Fransa ve İtalya bu Ateşkes Anlaşmasını, bir işgal anlaşması olarak uygulamakta kararlıydılar.

Ümidini Allah'tan sonra İngiltere'ye bağlayan işbirlikçi Osmanlı Padişahı Vahdettin, İngilizler tarafından verilen talimat gereği Samsun ve çevresindeki orduya bir müfettiş arayışındaydı. Mondros’un en önemli şartlarından birisi Türk Ordusunun dağıtılması olduğu için aranan müfettişin görevi; İngiliz işgal güçlerine karşı oluşan Türk direnişini önlemek, dağıtılmamış Türk ordularını dağıtmak, halkın elindeki silahları toplamaktı. Mustafa Kemal, sözü geçen arkadaşlarını devreye sokup bu görevin kendisine verilmesini sağladı, ama verilen görevin tam tersini yaptığı için, yani Milli Kuvvetleri işgalci emperyalizme karşı örgütlediği için, önce İstanbul’a geri çağrıldı, dönmeyince de 9 Temmuz 1919’da Padişahın emriyle, daha iki ayı bile dolmadan görevinden alındı. Mustafa Kemal Paşa da ordudan istifa etti. 

Şeyhülislam Dürrizade Abdullah’ın çıkardığı ve İngiliz uçaklarıyla Anadolu'ya atılan 10 Nisan 1920 tarihli fetvaya göre Milli Mücadele'ye katılanların öldürülmesi “din gereği” idi. Ardından İstanbul Harp Divanının Atatürk ve bazı silah arkadaşları için verdiği idam kararı, ülkenin yönetimini fiili olarak İngilizlere bırakan Padişah Vahdettin tarafından 24 Mayıs 1920'de onaylandı.

Atatürk’ün “Benim doğum günüm“ dediği 19 Mayıs, ruhunda tam bağımsızlığı barındırır. Bugün yalnız sömürgecilere karşı, Atatürk’ün deyimiyle “zalimlere” karşı verilen, dünyadaki ilk “tam bağımsızlık” savaşının başlangıcını kutlamıyoruz. Bugün aynı zamanda saraylardaki sultanların kişisel egemenliğinden ulusal egemenliğe geçişin başlangıcını da kutluyoruz. Yani yüz bir yıl önce bugün Samsun’da sultana karşı “milli egemenlik” ayak bastı.

Bu savaş, büyüklüğünü davasındaki haklılıktan alan yoksul bir orduyla başarıldı ama yalnız toprak için yapılmadı, çünkü Mustafa Kemal Atatürk’e göre “Hiçbir zafer amaç değildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük olan amacı elde etmek için gereken en belli başlı araçtır.” Öyleyse kurtuluştan sonra kurulacak ve ilkesi “yurtta barış, dünyada barış” olacak olan Cumhuriyetin amacı “... süngü zaferleri değil, iktisat ve ilim zaferleri olmalıydı.” Cumhuriyetle birlikte Orta Çağ’ı yaşayan bir din ve tarım toplumunda devrim yapıldı. Devletin temeli adalet oldu, tarafsız hukuk oldu. Artık en gerçek yol gösterici bilim ve akıl olmalıydı. Bilimsel düşünen, sorgulayan akla sahip “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” insanlar yetişmeliydi. 

İşte 19 Mayıs bütün bunların başlangıcı olan gündür. “Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı” dediğimiz bu bayramda bütün Cumhuriyet devrimleriyle beraber aydınlanma, laiklik, kadının insanlık onuruna yakışan hakları, çağdaşlaşma, demokrasi Samsun’a ayak bastı. 

Bugün dünyanın neresinde olursa olsun kalbinde barış ve vatan sevgisi taşıyan, Atatürk’ün çağdaş devrimlerine inanmış aklı genç her yurttaşın görevi; güncel anlamda bu hedeflerin ne oranda mevcut olduğunu sürekli sorgulamak, eksikler için çözüm üretmek olmalıdır. 

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımızın 101’inci Yılı Kutlu Olsun. 

Hamburg, 19 Mayıs 2020

Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu adına Başkan Mehmet Serdar Temur 


 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

____________________

Liebe Jugend,

werte Mitglieder,

werte Freunde, 

heute ist der 19. Mai 2020. Es ist der Jahrestag des türkischen Unabhängigkeitskampfes. Der Tag, an dem Mustafa Kemal Atatürk Samsun betreten hat, um den Grundstein für die Befreiung der Türkei zu legen. 

Am 30. Oktober 1918 wurde auf der Insel Limni die Waffenruhe zwischen dem im ersten Weltkrieg besiegten Osmanischen Reich und den Siegermächten unterzeichnet. Demnach sollten Gebiete, in denen Unruhen herrschten, durch die Siegermächte besetzt und eingenommen werden. England, Frankreich und Italien waren entschlossen, diese Waffenruhe eigens für ihre Besetzungspläne zu nutzen.

Der letzte Osmanische Herrscher Vahdettin, hatte all seine Hoffnungen (gleich nach dem lieben Gott) gänzlich in die Hände der Englischen Besetzungskräfte gelegt. Er wurde damit beauftragt, einen Armeeinspektor für den Großraum rund um Samsun zu benennen, jener dort seines Amtes walten sollte – natürlich im Sinne der Invasoren. Eine der wichtigsten Bedingungen des Waffenstillstandes war die Zerschlagung und Auflösung der Türkischen Armee. Daher lautete der Auftrag des Armeeinspektors: die  Niederschlagung des Türkischen Widerstands, die Auflösung der verbliebenen Türkischen Streitmächte und das Einkassieren der Waffen, die sich noch in der Hand des Volkes befanden.

Mustafa Kemal nutze seine Beziehungen und hat sich zu eben diesem Inspektor ernennen lassen, der gesucht wurde. Da er aber genau das Gegenteil von dem tat was man von ihm erwartete, also da er die nationalen Kräfte gegen die Besetzermächte mobilisierte, wurde er zurück nach Istanbul zitiert. Mustafa Kemal kam diesem Befehl nicht nach. Somit wurde er per Erlass des Sultans nach nicht mal zwei Monaten von dieser Aufgabe abgezogen. Dies nahm er zum Anlass, um seine Ämter beim Militär niederzulegen.

Gemäß der Fatwa vom 10. April 1920 (eine Art islamischer Rechtsspruch), verfasst vom Şeyhülislam Dürrizade Abdullah, war die Tötung derjenigen die sich diesem nationalen Widerstand angeschlossen hatten, aus religiöser Sicht erforderlich und somit legitim. Am 24. Mai 1920 erkannte der Sultan Vahdettin (der in der Zwischenzeit die Zügel des Landes gänzlich in die Hände der Engländer gegeben hatte) das verhängte Todesurteil für Mustafa Kemal Atatürk und einige seiner Weggefährten offiziell an. Dieses Urteil wurde zuvor vom Istanbuler Kriegsgericht verfasst.

Der 19. Mai -welchen Atatürk zu seinem Geburtstag deklarierte- basiert auf dem Gedanken der unabhängigen Souveränität der Türkei. Es ist das Ereignis, an welchem der weltweit erste Befreiungskampf gegen die Ausbeutung und die Tyrannei durch die Invasoren erfolgreich gewesen ist. Aber nicht nur. Es markiert auch gleichzeitig das Ende der Alleinherrschaft durch den Sultan. Die Macht wurde somit vom Palast genommen und an das Volk übertragen. Ergo, der 19. Mai ist ein Sinnbild für den Formierungsbeginn der “nationalen Souveränität” gegen die Sultansherrschaft. 

Dieser Krieg wurde mit dürftigen Mitteln und einem angeschlagenen Heer gewonnen. Die dafür notwendige Kraft schöpften sie aus dem unabdingbaren Glauben in ihre Sache. Aber es ging bei diesem Vorhaben nicht nur darum Boden zu gewinnen, denn Atatürk verfolgte primär nie das Ziel einzig und allein eine Schlacht zu führen. Es war lediglich ein Mittel zum Zweck, um ein höheres Ziel zu erreichen. Das Idealbild war wie folgt: nach den notwendigen Triumphen und der noch anstehenden Gründung der türkischen Republik, sollte das Motto “Frieden daheim, Frieden in der Welt” lauten. Die anstehenden Gefechte sollten nicht mehr mit Bajonetten stattfinden, man wollte sich zukünftig mit der notwendigen Wirtschafts- und Wissenschaftsstärke behaupten.

Mit der Republik wurde eine Revolution verwirklicht, wo vorher das Volk aufgrund einer mittelaltertümlichen Religionsherrschaft aus seiner Rolle als armer Bauer nie hinauswachsen konnte.

Die Grundpfeiler der Republik sollten Gerechtigkeit und eine Gleichbehandlung aller Gesellschaftsmitglieder vor dem Gesetzt sein. Die einzig wahren Wegweiser dieser Republik beinhalteten fortan die Wissenschaft und die darauf basierende Intelligenz. Der Grundgedanke galt den zukünftigen Generationen, die frei denken, die frei agieren und mit reinem Gewissen handeln sollten.

Der 19. Mai steht für den Beginn all dieser Tugenden. 

An jenem Tag, welchen wir heute als “Gedenktag an Atatürk” und des weiteren als “Tag der Jugend und des Sports” feiern, ist auch gleichzeitig der Tag, an dem die Revolutionen der Republik in Samsun fußgefasst haben - zusammen mit der ideellen Grundsteinlegung der notwendigen Erleuchtung (im Sinne von Wissen), dem Säkularismus/Laizismus, der Einführung von würdevollen Frauenrechten und dem ständigen Streben nach einem modernen Staat.

Unabhängig davon, auf welchem Fleck der Erde man sich grad befinden mag – jeder, der den Frieden und seine Heimat liebt und jeder der gleichzeitig an die modernen Revolutionsinhalte von Atatürk glaubt, hat die unabdingbare Aufgabe zu hinterfragen, inwiefern diese Ziele heute noch Bestand haben. Ebenso ist es die Aufgabe eines jeden, Lösungen für eventuelle Abweichungen zu finden.

Alles Gute zum 101. Jahrestag, an welchem das Gedankengut von Atatürk, die Jugend und der Sport gefeiert werden.

Hamburg, 19. Mai 2020

Der Verein zur Förderung des Gedankenguts von Atatürk in Hamburg und Umgebung e.V.

Mehmet Serdar Temur

Vereinsvorsitzender 


 

 

 

 

 

 

 

 

 



____________________

04 Mayıs 2020 / “19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” Elbe Nehri Gemi Turu iptal edildi / ADD Hamburg Basın Açıklaması

Değerli Üyelerimiz,

Değerli Dostlarımız,

Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği’nin 31 Mayıs 2020 Pazar günü yapmayı planladığı 
“19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı” Elbe Nehri Gemi Turu, Korona virüs salgını sebebiyle iptal edilmiştir. 

Öte yandan Yönetim Kurulumuz çok önemli diğer iki etkinlik için de karar almıştı;

1) Prof. Dr. Cemal Saydam’la 2 Mart 2020 Pazartesi günü ADD Ankara Genel Merkezdeki buluşmamızda, kendisinin İstanbul’da yapılması planlanan kanalla ilgili olarak (Kanal İstanbul) Hamburg’da bir konferans vermesi konusunu görüşmüş, uygun tarih olarak 9 Mayıs, ya da 13 Haziran 2020 tarihlerinde anlaşmıştık. Prof. Saydam konferansta özellikle; projenin doğaya etkileri üzerinde duracaktı. Bu etkinliğimiz Korona virüs salgını sebebiyle maalesef “ertelenmiştir”. Sayın Prof. Dr. Cemal Saydam’la ileride, yeni bir tarih belirlenmesi konusunda karşılıklı görüş birliği oluşmuştur.

2) Derneğimiz, 30 Ağustos Zafer Bayramı’mızı aynı tarihe rastlayan Pazar günü Prof. Dr. Kemal Arı’nın bir konferansı ile kutlamaya karar vermişti. Konuyla ilgili kesin kararı, gelişmelere göre ileride sizlerle paylaşacağız. 

Bilgilerinize sunar, anlayışınız için teşekkür eder, iyi ve sağlıklı günler dileriz.

Hamburg, 04 Mayıs 2020 
Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu adına 
Başkan Mehmet Serdar Temur  


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

____________________

23 Nisan 2020 / Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı / ADD Hamburg Basın Açıklaması 

Değerli Üyelerimiz, 

Değerli Dostlar, 

Sevgili Çocuklar; 

Bugün 23 Nisan 2020. 

Bundan tam 100 sene önce bugün Türk Milletinin iradesini temsil eden birinci Büyük Millet Meclisi hem emperyalizme, hem de onun işbirlikçisi İstanbul Saray Hükümeti'ne rağmen Ankara’da açıldı. 

Bundan tam 100 sene önce bugün, Türk Milletini sürü, kendisini o sürünün çobanı olarak gören, yurdunu işgal eden düşmanlarla işbirliği yapan, İstanbul’u işgal eden donanmaya hoş geldiniz heyeti yollayan, sonunda sömürgeci ve işgalci İngilizlerin gemisiyle kaçan Osmanlı Padişahı Vahdettin’in tek adamlığına son verildi. 

23 Nisan 1920 Türk Milletinin, hakimiyetini kayıtsız ve şartsız olarak (yani kısıtlamasız ve koşulsuz olarak) sonsuza dek kendi eline aldığını bütün dünyaya ilan ettiği tarihtir. 

Türk Milleti, bağımsızlık savaşını ‘bir Meclis iradesiyle’ veren dünyada ilk ulustur.

Meclisin Kurucusu, Başkanı ve çağdaş Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ve bu Kutsal Savaşın Meclisi, 23 Nisan’ı ileride geleceğini teslim edeceği çocuklarımıza armağan etmiştir. 

Çünkü Türk Milleti; uygar dünya ile uyumlu, içi yurt sevgisiyle dolu, aklı hür, vicdanı hür, aklın ve bilimin ışığında yetkin bireyler olarak yetişecek olan, araştıran, sorgulayan, sorumluluk alacak olan çocuklarına güvenir. Onlar Türk Milletinin ışığıdır, göz bebeğidir, geleceğinin yöneticileridir. 

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız, 23 Nisan’ın 100’üncü Yılı Kutlu Olsun. 

Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönettim Kurulu adına Başkan Mehmet Serdar Temur 

 

 

 

 

 

 






____________________

Werte Mitglieder, 

werte Freunde, 

liebe Kinder, 

heute ist der 23. April 2020. Vor genau 100 Jahren wurde an diesem Tag die erste Große Nationalversammlung in Ankara eröffnet. Die Versammlung, welche den nationalen Willen des türkischen Volkes repräsentierte, trotzte damit sowohl dem Imperialismus als auch dessen Handlanger, der Palastregierung in Istanbul. 

Vor genau 100 Jahren wurde der Ein-Mann-Herrschaft des osmanischen Sultans Vahdettin ein Ende gesetzt. Jenes Herrschers, der das türkische Volk als eine Herde und sich selbst als dessen Hirte wähnte. Der mit den Feinden, die seine Heimat besetzten, kollaborierte, der eindringenden Armada in Istanbul ein Begrüßungskommitee entsandte und zuletzt mit einem Schiff der englischen Ausbeuter und Besatzer floh.

Der 23. April 1920 ist das Datum, an dem die türkische Nation der ganzen Welt erklärte, dass sie die Landeshoheit “uneingeschränkt und bedingungslos” für alle Zeit in die eigenen Hände genommen hat. 

Die Türken sind das erste Volk der Welt, das seinen Befreiungskrieg mit dem Beschluss einer Nationalversammlung führte.

Mustafa Kemal Atatürk, der Gründer und Vorsitzender der Nationalversammlung und Begründer der modernen Republik Türkei sowie eben jener Nationalrat des geweihten Kampfes haben den 23. April unseren Kindern gewidmet. Sie werden seine künftigen Geschicke verantworten. 

Denn die türkische Nation vertraut ihren Kindern, welche im Einklang mit der zivilisierten Welt, voller Heimatliebe, unabhängig im Denken und im Gewissen, im Lichte des Verstandes und der Wissenschaft zu fähigen Menschen heranreifen, die forschen, hinterfragen, Verantwortung übernehmen werden. Sie sind das Licht, ja der Augapfel der türkischen Nation und die Gestalter derer Zukunft. 

Wir gratulieren zum 100. Jahrestag des 23. April 1920, dem Feiertag der nationalen Souveränität und der Kinder. 

Verein zur Förderung des Gedankenguts von Atatürk in Hamburg und Umgebung e.V.

Mehmet Serdar Temur 

Vereinsvorsitzender  


 

 

 

 

 






____________________

19 Mart 2020 / 25. Yıl Kutlaması ileri bir tarihe ertelendi / ADD Hamburg Basın Açıklaması 

Değerli Davetlilerimiz,
Değerli Üyelerimiz,

Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneğinin 29 Mart 2020’de yapılması planlanmış olan  
25. Yıl Kutlaması, Corona virüsüne karşı alınması gerekli önlemler çerçevesinde ileri bir tarihe ertelenmiştir, yeni tarih belli olunca sizlerle paylaşılacaktır.

Anlayışınız ve desteğiniz için teşekkür eder, iyi ve sağlıklı günler dileriz.

Hamburg, 19 Mart 2020 
Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği Yönetim Kurulu


 

 

 

 

 

 





 

 ____________________

07 Aralık 2019 / ARD Televizyon Kanalının “Unutulmuş Katliam“, Atatürk Alevileri Nasıl Öldürttü alt başlıklı sorumsuz yayını ile ilgili ADD Hamburg Basın Açıklaması

(bkz. Etkinlikler)


ARD Televizyon Kanalının 01.12.2019 tarihindeki “ttt - titel thesen temperamente” “Unutulmuş Katliam“, Atatürk Alevileri Nasıl Öldürttü“ alt başlıklı yayını ile ilgili açıklama.

ARD Televizyon Kanalının “ttt - titel thesen temperamente” programında yayınlanan “Unutulmuş Katliam“ içerik olarak hiç bir şekilde gerçeklerle örtüşmemektedir, kabul edilemez. Sunum şekli ve içerik olarak Almanya’da huzur içinde yaşayan Türk Toplumunda büyük bir kızgınlık uyandırmıştır. 

Türkiye Cumhuriyeti din özgürlüğü ve sosyal hukuk devleti temel taşları üzerine kurulmuştur. 

Batılı bazı büyük devletlerin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında ataerkil feodalizme ve çıkarılan iç isyanlara verdikleri destek Türkler tarafından çok iyi bilinmektedir. 

Aleviler Türk halkının temel unsurudurlar. Kültürler tarihsel bağlamda tamamen iç içe geçmiştir. Bugün bile Alevilerin Cem Evlerinde hem Atatürk’ün hem de dördüncü Halife Ali’nin ve Hacı Bektaşi Veli’nin resimleri yan yana birlikte asılıdır. 

Sizin yayınınızdaki iddianızın tam tersine olayların geçtiği Tunceli halkı bugün bile örnek bir şekilde, kendilerini Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleri ve Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimleriyle tanımlarlar, çünkü Atatürk’ün kurduğu genç Cumhuriyet feodalizmi ve aşırı dinci tutuculuğu ortadan kaldırmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun söz konusu tarihlerde, yani Haziran ile Eylül 1938 tarihleri arasında, ölüm döşeğinde çok ağır hasta olarak yatmış olduğunu özellikle belirtmek gerekir. Atatürk’e, bu gerçeğe rağmen kara çalan bir başlıkla “Kemal Atatürk Alevileri nasıl katlettirdi” demek ve tarihi bu denli çarpıtma isteği bilgisizliğin de ötesinde sorumsuzluktur.

Mustafa Kemal Atatürk’ün 1934 yılında, hem de Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos tarafından Nobel Barış Ödülüne aday gösterildiğini hatırlatmak isteriz. Venizelos’un Nobel Komitesine verilmek üzere kendisi tarafında kaleme alınan üç sayfalık gerekçesinde, ödülün hangi nedenle Mustafa Kemal Atatürk’e verilmesi gerektiği anlatılmaktadır.

UNESCO, Atatürk’ün doğumundan 100 yıl sonra, 1981 yılını "Atatürk Yılı" ilan etmiştir. Atatürk bir devlet adamı ve olağanüstü devrimci; 20. Yüzyılın en belirgin şahsiyetlerinden biri, bütün dünyada saygı duyulan kişi olarak tanımlanmıştır. Bu karar UNESCO Genel Kurulunda tüm üye devletlerin oy birliği ile alınmıştır. Sonuçta bu kararla Atatürk uluslararası anlayış, iş birliği, reform ve barış için çalışan kişilerden biri olarak tanımlanmıştır. O hala bugün bile nesiller boyunca, her şeyden önce gelecek nesiller için, insanlar arasında renk, din veya ırk ayrımı gözetmeyen örnek kişi olarak yol göstermeye devam etmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti tüm milletlere ve kültürlere saygı duyar ve yayının hemen başında belirtildiği gibi batılı olmak gibi bir hedefi yoktur. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin hedefi batılı olmak değil uygarlık olmuştur. Lakin uygarlık batının tekelinde değildir.

Son olarak Nazi Almanya’sından kaçarak Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne güvenmiş ve oraya sığınmış Yahudileri hatırlatırız. 

Bu nedenlerden dolayı sorumsuzca sunulmuş bu program için Türk halkı özür beklemektedir.

Verein zur Förderung des Gedankenguts von Atatürk in Hamburg und Umgebung e.V.

Hamburg, 07.12.2019 


 

 

 

 

 







____________________

Gegendarstellung zu Ihrer ARD-Sendung “ttt - titel thesen temperamente” 

“Das vergessene Massaker” mit dem Untertitel “Wie Kemal Atatürk die Aleviten ermorden ließ” vom 01.12.2019

Die Inhalte der ARD Sendung “ttt - titel thesen temperamente” mit dem Namen “Das vergessene Massaker” haben in keiner Weise etwas mit der Realität gemein und wir weisen dieses entschieden zurück. Die Art der Darstellung und die wiedergegebenen Inhalte lösen bei der in Frieden lebenden türkischen Bevölkerung in Deutschland tiefe Empörung aus.

Die türkische Republik ist gegründet auf den Grundpfeilern der Religionsfreiheit und der sozialen Rechtsstaatlichkeit.

Es ist den Türken bekannt, dass einige westliche Großmächte während der Gründungszeit den patriarchischen Feudalismus für die damaligen Aufstände in der türkischen Republik unterstützt haben.

Die Aleviten sind elementarer Bestandteil der türkischen Bevölkerung. Die Kulturen sind allein aus der Historie heraus eng miteinander verflochten. Noch heute sieht man in den Gebetshäusern der Aleviten die Bilder sowohl von Atatürk, neben dem Bild des vierten Khalifen Prophet Ali als auch von Hacı Bektaşi Veli gemeinsam.

Die Bevölkerung von Tunceli -der Ort der Handlung- war und ist bis heute mustergültig, wenn es darum geht, sich mit den Prinzipien der Türkischen Republik und den Revolutionen Mustafa Kemal Atatürks zu identifizieren, weil die von Atatürk geschaffene junge Republik den Feudalismus und den religiösen Fundamentalismus abschaffte im Gegensatz zu den Behauptungen in Ihrer Sendung.

Besonders hervorhebenswert ist, dass der Gründer der türkischen Republik während der thematisierten Vorfälle im Juni bis September 1938 schwer erkrankt im Sterbebett gelegen hat. Atatürk trotz dieser Gewissheit mit der denunzierenden Überschrift “Wie Kemal Atatürk die Aleviten ermorden ließ” in ein völlig falsches historisches Licht rücken zu wollen, ist nicht nur fatal, es ist gänzlich verantwortungslos.

Wir möchten Sie daran erinnern, dass Mustafa Kemal Atatürk im Jahre 1934 durch keinen anderen als den griechischen Premierminister Elefterios Venizelos für den Friedensnobelpreis vorgeschlagen wurde. Die selbst verfasste schriftliche Begründung von Venizelos an das Nobelpreis-Komitee umfasst drei Seiten, in dem er darlegt, warum der Friedensnobelpreis dem türkischen Präsidenten, Mustafa Kemal Atatürk, gebührt.

100 Jahre nach seiner Geburt, hat die UNESCO das Jahr 1981 zum "Atatürk-Jahr" erklärt. Atatürk ist ein Staatsmann und als außergewöhnlicher Reformist deklariert; einer der hervorstechendsten Persönlichkeiten des 20. Jahrhunderts, der von der ganzen Welt verehrt wird. Dieser Beschluss wurde von allen Mitgliedsstaaten der UNESCO-Generalkonferenz in einem gemeinsamen Konsens getroffen. Spätestens mit diesem Beschluss ist Atatürk als einer der Persönlichkeiten, welcher sich für Völkerverständigung, Partnerschaften, Reformen und Frieden einsetzt, anerkannt worden. Er dient noch heute generationsübergreifend als Vorbild -vor allem für zukünftige Generationen-, die keinen Unterschied zwischen den Menschen aufgrund von Hautfarbe, Religion oder Rasse machen.  

Die Türkische Republik respektiert alle Völker und Kulturen und verfolgt nicht das Ziel der Verwestlichung, wie gleich am Anfang der Sendung behauptet wurde. Das Ziel der jungen Türkischen Republik ist die Erlangung der Zivilisiertheit gewesen, nicht der Verwestlichung. Denn der Westen hat kein Monopol auf die Zivilisiertheit! 

Mit einem letzten Vermerk möchten wir an die Juden erinnern, die sich auf der Flucht vor Nazi-Deutschland der von Atatürk gegründeten Republik anvertraut und dort Zuflucht gefunden haben. 

Vor diesen Hintergründen erwartet die türkische Bevölkerung für diese verantwortungslose Darstellung der Tatsachen eine Entschuldigung.

Verein zur Förderung des Gedankenguts von Atatürk in Hamburg und Umgebung e.V. 

Hamburg, 07.12.2019 


 

 

 

 

 







____________________

30 Ekim 2019 / 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Kutlaması - Class Event Saal Hamburg / M. Serdar Temur'un Cumhuriyet Bayramı konuşması

(bkz. Etkinlikler)


Sayın Başkonsolosum Yonca Sunel, 

Değerli Konuklarımız, 

Değerli Üyelerimiz, hoş geldiniz, şeref verdiniz.

Bizim Cumhuriyetimiz başka Cumhuriyetlere benzemez, çünkü yalnız bir siyasi yönetim biçimi değildir bizim Cumhuriyetimiz. 

Yalnız komşularıyla değil bütün dünya ile barışı önerir.

Yurtta barışı, dünyada barışı savunur. (1)

Batıya rağmen kurulmuştur, ama batıya karşı değildir. Bütün milletlere saygı gösterir. (2)

Ve Batılı olmak gibi bir hedefi de yoktur, Atatürk’ün sözleriyle “... Hiçbir milleti taklit etmeyecektir, ne Amerikanlaşacak, ne de Batılılaşacaktır, ... yalnızca özleşecektir”. (3)

Yani Türkiye Cumhuriyetinin kendi özünü kaybetmeden çağdaş olma, uygar olma hedefi vardır.

Çünkü yine O’nun belirttiği gibi:  … Memleketler çeşitlidir, fakat uygarlık birdir, ve bir milletin gelişmesi için bu tek uygarlığa katılması gerekir…” (4)

Yalnız bir siyasi yönetim biçimi değildir bizim Cumhuriyetimiz. 

Cumhuriyetle kazanılanlar Cumhuriyet öncesi Osmanlı İmparatorluğu döneminde mevcut olmayan değerlerdir.

Neler var bizim Cumhuriyetimizde?

Bizim Cumhuriyetimizde Emperyalizme karşı millet egemenliğine dayanan Tam Bağımsızlık var; yani siyasi, iktisadi, askeri, hukuki, kültürel tam bağımsızlık var.

Okuma, yazma, var. Arapçayı dindarlık sayanlara karşı Türkçe var. 

Kadın, erkek eşitliği var. 

Şeriata karşı Laiklik

Ümmetçiliğe karşı Ulusçuluk

Padişahlığa karşı Cumhuriyetçilik var. (5)


Yurdun tüm insanlarını eşit sayan, onlara fırsat eşitliği sağlayan Cumhuriyetçilik var.


Dogmatik, donmuş, kalıplaşmış düşünceye karşı, 

Geçmişin aklıyla bugünü yönetmeye karşı,

Sorgulayan, akılcı ve bilimsel düşünce sistemi var.


Yazı var, takvim var.

Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür, özgür nesiller var.

Aklın özgürleşmesi var.


Yani kısacası Aydınlanma, zamana ayak uydurma, uygarlaşma var.

Türkümüze, müziğimize, ozanlarımıza, kültür mirasımıza sahip çıkma var.


Dahası var,

Şapka, dans, balo, pantolon, ceket var. 

Uygar, çağdaş yaşam biçimi var.

 

Bizim Cumhuriyetimiz yalnız bir siyasi yönetim biçimi değildir.

Bizim Cumhuriyetimiz aynı zamanda bir yaşam biçimidir. (6)

Cumhuriyetimizin 96. Yılı Kutlu Olsun!

____________________

(1) “Umumi siyasetimizi şu cümle açıkça ifadeye kâfidir zannederim; yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz.” (20 Nisan 1931’de hazırladığı seçim beyannamesinden)

(2) “Gerçi bize milliyetçi derler. Fakat biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği eden bütün milletlere saygı gösterir ve uyarız. Onların bütün milliyetlerinin gereklerini tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz, herhalde bencil ve gururlu bir milliyetçilik değildir.” (1920 / Atatürk’ün S.D.I, s. 98)

(3) Amerikan Associated Press Muhabiri Miss Ring, Atatürk’e; Türkiye’nin ne zaman Batılılaşacağını, Amerikanlaşacağını sorduğunda şu yanıtı almıştı:  “Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne de Batılılaşacaktır. Türkiye yalnızca özleşecektir”. (29 Ekim 1930 yılında Ankara Türk Ocağındaki Cumhuriyet Bayramı kutlaması)

(4) “… Memleketler çeşitlidir, fakat medeniyet birdir, ve bir milletin gelişmesi için bu tek medeniyete katılması lazımdır…” (29 Ekim 1923, Fransız Muhabiri Maurice Pernot’ya demeç)

(5) İlhan Selçuk / "Solculuk Nedir?" 2 Mart 1968 ve Solculuk-Milliyetçilik Bağıntısı... 06 Mart 2007 

(6Bekir Coşkun / Çocuklara sözümüz var... / Hürriyet / 29 Ekim 2008 


 

 

 

 

 






____________________

29. Oktober, Feier zum Jahrestag zur Gründung der Türkischen Republik - Class Event Saal Hamburg / Eröffnungsrede von Mehmet Serdar Temur, 30. Oktober 2019 

Sehr geehrte Frau Konsulin, 

werte Gäste, 

werte Mitglieder – seien Sie alle herzlich Willkommen

Unsere Republik… 

… ist nicht mit anderen Republiken gleichzusetzen, weil unsere Republik nicht lediglich eine Regierungsform ist

… erachtet neben dem Streben nach Frieden mit den eigenen Nachbarn auch das Streben nach globalem Frieden als Pflicht; ist Verfechter der These: „Frieden daheim, Frieden in der Welt“

Unsere Republik wurde trotz des Westens gegründet, ist aber keinesfalls anti-westlich

Unsere Republik…

… respektiert alle Völker und Kulturen

… verfolgt nicht das Ziel der Verwestlichung

Um es mit Atatürks Worten zu sagen:

„Unsere Republik wird niemanden nachahmen, weder werden wir amerikanisiert, noch passen wir uns der westlichen Kultur an– wir werden uns auf unsere eigenen Werte besinnen.“

Hervorzuheben ist, dass die Türkische Republik das Ziel der Zivilisiertheit verfolgt. Dies jedoch ohne sich von den eigenen Werten zu entfremden oder diese zu verlieren. 

Ich möchte folgend Mustafa Kemal Atatürk zitieren. „Länder sind unterschiedlich – jedoch ist die Zivilisiertheit überall identisch. Und für die notwendige Entwicklung ist eben diese Zivilisiertheit unerlässlich.“

Die unsrige Republik stellt nicht nur eine Regierungsform dar. Die durch die Republik gewonnenen Werte sind solche, die während des Osmanischen Reiches nicht vorhanden waren.

Und was zeichnet unsere Republik noch aus?

Es gibt

… eine anti-imperialistische Haltung, 

… die vollkommene Souveränität, in der alle Macht vom Volke ausgeht

Das bedeutet: Es gibt eine politische, wirtschaftliche, militärische, rechtsstaatliche und kulturelle Unabhängigkeit.  

Die Gründung der Republik brachte das Lesen und Schreiben; 

Und es brachte die türkische Sprache für diejenigen, die die arabische Sprache als zu religiös und fromm empfanden.

Er brachte die Gleichberechtigung der Frau. 

Der Scharia stand der Säkularismus gegenüber, 

statt einem Herrscher zu huldigen gab es die Tugenden einer Republik.

Es wurde mit der Gründung der Republik, eine Regierungsform geschaffen, die alle Menschen gleichstellt und ihnen Chancengleichheit bietet. 

Es wurde eine Regierungsform geschaffen, die sich gegen jegliche Form des Verharrens veralteter Denkmuster und gegen die Beibehaltung veralteter Strukturen stellt, in der Entscheidungen mit wachem Verstand hinterfragt werden und deren Basis stets auf Intelligenz und Wissenschaft beruhen. 

Es gibt die Schrift, den Kalender, freie Intellektualität, emanzipierte Generationen von Freidenkern und eine Entfesselung der Gedankenwelten.

Kurz gesagt: Wir sind erleuchtet, dem Zeitgeist entsprechend und zivilisiert.

Zeitgleich wurde das Erbe unserer Volkslieder, unserer Musik, unserer Dichter und Denker sowie unserer Kultur sorgfältig gewahrt.

Und es gibt noch mehr.

Unsere Hüte,

unsere Tänze,

unsere Bälle,

unsere Hosen und Jacketts.

Unsere Republik ist gleichzusetzen mit einer zeitgenössischen Lebensform. 

Wie ich anfangs sagte: Es ist nicht nur eine Regierungsform, es ist gleichzeitig ein Lebensstil- Unser Lebensstil! 

Alles Gute zum 96. Jahrestag unserer Republik!  


 

 

 

 

 





____________________

30 Ağustos 2019 / Zafer Bayramı Kutlaması / M. Serdar Temur'un konuşması - 30 Ağustos’tan Cumhuriyet’e

(bkz. Etkinlikler)


Değerli Konuklarımız,

Değerli Üyelerimiz,

bugün burada milli bayramlarımızdan birini, 30 Ağustos Zafer Bayramı‘nı anmak, kutlamak için toplanmış bulunuyoruz. 

Falih Rıfkı Atay’ın ‘Çankaya’ [1] adlı eserinde de belirttiği gibi: “Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi, 30 Ağustos zaferine borçluyuz !” 

30 Ağustos, 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgaliyle başlayan ve yine İzmir’in 9 Eylül 1922’de kurtuluşuyla, ‘dağlarında çiçeklerin açmasıyla’ sonuçlanan sürecin, askeri açıdan zaferle biten son aşaması. 

1922 yılının ağustos ayında cephede durum şöyleydi; Büyük, güçlü Emperyalist devletlerden çok yüklü silah ve maddi destek almış, kışkırtılmış, şımartılmış Yunanlar Ege ve Batı Anadolu’yu işgal etmiş durumdalardı. Yunan ordusunu iki kez  İnönü’nde ve sonra da Sakarya’da yenmiştik, cephelerde bir sessizlik, bir durgunluk vardı... Her iki ordunun da mevcudu 200 bin kadardı. 

Sayıca yakın ama silahça çok üstün olan Yunanlar İzmir-Balıkesir arasında 30 Temmuz 1922 günü “İyonya” adında yeni bir devlet kurmuştu; Trakya’daki tümenleri ile de İstanbul üzerine yürümeye hazırlanıyorlardı. 

Ve İngiliz istihbarat raporlarına göre de Afyon cephesinin ‘geçilmesi mümkün değildi’.

İşte işgalcilerin hiç beklemediği ‘Büyük Taarruz’ yani Büyük Hücum / Büyük Saldırı’ 26 Ağustos 1922’de bu şartlarda, baskın şeklinde başladı ve 30 Ağustos’ta zaferle tamamlandı. 

Mustafa Kemal Atatürk’ün komuta ettiği bu beş güne ‘Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ diyoruz. 

Bu zaferle, işgal edilmiş olan Türk Yurdu emperyalistlerden, onların maşası olan işgalcilerden ve Türk Milleti de sömürge olmaktan kurtuldu ve yine bu zaferle Lozan antlaşmasına giden yolun önü açıldı. 

Lord Curzon Lozan görüşmelerinde gayet pişkince: “Siz, Yunanistan’ı yendiniz, İngiltere’yi değil; bunu unutmayın” derken, İsmet İnönü’nün aklından geçenler şüphesiz şöyleydi: ‘Güneyde müttefikiniz Fransızları yendik. Onun silahlandırdığı Ermenileri ve Pontus çetelerini yendik. Müttefikiniz İtalyanları Anadolu’dan uzaklaştırdık. İstanbul yönetimiyle birlikte azdırdığınız isyancıları yendik. Silah ve para ile desteklediğiniz Kuva-yı İnzibatiye’yi yendik. En son olarak da maşanız Yunan ordusunu denize döktük. Mondros’u yendik, Sevr’i yendik. Üçlü anlaşmayı yendik. Bunların hepsinin arkasında siz vardınız, hepsinin ipleri, dümeni, düğmesi sizin elinizdeydi. Biz asıl sizi yendik. Entrikalarınızın nedeni bu. Bunu örtbas etmeye, kaybınızı gidermeye çalışıyorsunuz. Biz sizi burada da yeneceğiz!’ [2]

Aynen de öyle oldu. 30 Ağustos zaferinden on bir ay sonra, 24 Temmuz 1923’te, yani Cumhuriyet’in ilanından yaklaşık üç ay önce Türkiye Cumhuriyeti'nin tapusu olan Lozan antlaşması, tam bağımsızlığımızın tescili olarak imzalandı.  

Sonra 6 Ekim 1923'te İstanbul, istilacı emperyalistlerden, yani en başta İngilizlerden, silahsız bir zaferle kurtuldu. Ve işgalciler Atatürk'ün ifadesiyle “geldikleri gibi gittiler”. Sonra, hemen ardından, 29 Ekim 1923’te yine Atatürk’ün önderliğinde antiemperyalizm, uygarlaşma ve çağdaşlaşma temeline oturtulan ama aslında uygulama şekliyle 23 Nisan 1920’de kurulmuş olan bağımsız Cumhuriyetimiz ilan edildi.

Cumhuriyet yedi büyük savaşın ardından kurulmuştur. 

1853-56 Kırım, 1877-78 Osmanlı Rus, 1897 Yunan, 1911 Trablus, 1912 Balkan, 

1914-18 Birinci Dünya Savaşı ve nihayet 1920-22 Kurtuluş Savaşı. 

‘Sonuçta’ bu savaşlardan yalnız Kurtuluş Savaşı zaferle bitmiştir. [3]

Dünyada hiç yenilmez olduğuna inanılan Emperyalizme, o zamanki adıyla Düvel-i Muazzama’ya; yani Muazzam Devletlere, Süper Devletlere karşı kazanılan dünyadaki ilk zaferdir. 

Bu zafer ve ardından yapılan antlaşmalarla Türkiye’nin bugünkü sınırları çizilirken, Türklerin bu zaferi, dünyadaki tüm sömürge ülkelere, esir ülkelere örnek olmuştur, onları yüreklendirmiştir.

Bildiğiniz gibi ‘Türk Devrimi’ iki bölümden oluşuyor: ‘Kurtuluş’ ve ‘Kuruluş’. ‘Kurtuluş’ olmadan ‘Kuruluş’a başlanamazdı. İşte 30 Ağustos, o ‘Kurtuluş’u belirleyen savaş. 

30 Ağustos çok büyük bir zaferdir ama; Mustafa Kemal Atatürk’e göre “Hiçbir zafer amaç değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük olan ‘amacı’ elde etmek için gereken en belli başlı araçtır.” 

“Bundan sonra pek önemli zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zaferler süngü zaferleri değil, iktisat ve ilim zaferleri olacaktır” [4] demişti, hemen Sakarya savaşı sonrasında.

Ona göre “Ulusun yaşamı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir” [5]

Çanakkale’ye, Doğu Cephesine ve Sakarya Savaşı alanlarına daha sonra hiç gitmedi. Yalnızca 1924’te, bir kez, o da 30 Ağustos’un ikinci yıldönümünde, Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin kazanıldığı alana gitti ve orada anlamlı ve duygulu bir konuşma yaptı. Bu konuşma Şevket Süreyya Aydemir’in tanımıyla, “savaş alanında yapılan bir barış söylevi, savaş edebiyatının bir şaheseridir.”

Orada destansı bir şekilde savaşı anlattı ve konuşmasının sonunda:  “... Son sözlerimi, yalnızca ülkemizin gençlerine yöneltmek istiyorum” dedi. Gençler! Geleceğe güvenimizi güçlendiren ve sürdüren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitimle, bilgiyle, insanlıktaki üstün niteliklerin, yurt sevgisinin, düşünce özgürlüğünün en değerli örneği olacaksınız. Ey yükselen yeni nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz..” [6]

Bundan sonra asıl kazanılması gereken savaş; bilimsel düşünen, akılcı düşünen, araştıran, sorgulayan, aklı, fikri, vicdanı hür, çalışkan nesillerin vereceği uygarlık savaşı olmalıdır, öyle olmak zorundadır. 

Peki Atatürk’ün güvendiği ‘gençler, gençlik’ kimdir? Kendi sorduğu bu soruyu, kendisi şöyle yanıtlamıştır: “Benim anladığım gençlik, Türk İnkılâbı’nın fikirlerini ve ideolojilerini benimseyip, gelecek nesillere aktarabilecek kimselerdir. Benim nazarımda yirmi yaşındaki bir yobaz ihtiyardır, yetmiş yaşındaki bir idealist de, ter-ü taze bir gençtir. İşte benim anladığım Türk genci.” [7]

O’na göre “Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği amaca, ... durmadan yorulmadan yürüyecektir”. [8]

Geçtiğimiz yaz tatili günlerinde Lozan Antlaşmasının 96’ıncı, ve iki önemli tarihi günün de 100’üncü yıldönümlerini yaşadık.

21-22 Haziran 1919 tarihinde Amasya Genelgesi’nin

23 Temmuz 1919 tarihinde de Erzurum Kongresi’nin 100’üncü yıldönümleriydi.

Örneğin Amasya Bildirisi neden önemli? Çünkü Cumhuriyete giden yolun ilk işaretlerini veriyor. O bildiride ilk kez bağımsız bir milli heyet’ denilerek ulusal egemenlik düşüncesi dile getirilmişti.

“Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Milletin haklarını korumak için bağımsız bir milli heyet gereklidir.” 

Bunun üzerine de, İngilizlerin, mümkün olan en kısa zamanda Türkiye'nin idaresini eline alması için istirhamda bulunan, ümidini Allah'tan sonra İngiltere'ye bağlayan, 17 Kasım 1922’de bir İngiliz gemisine binip, İngilizlere sığınıp, kaçacak olan işbirlikçi Padişah Vahdettin, ve Osmanlı Saray Hükümeti Mustafa Kemal Atatürk’e ve silah arkadaşlarına savaş ilan etmişti.

Geçen 23 Temmuz’da 100’üncü yılını kutladığımız Erzurum Kongresi’nde de: “Ulusal güçleri etken ve ulusal istenci egemen kılmak, temel ilkedir” deniliyordu.

4 Eylül 1919’da da (yani beş gün sonra 100’üncü yılını kutlayacağımız) Sivas Kongresi’nde “Ya istiklâl, ya ölüm” denildi.

Daha sonra da 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisinde “Hakimiyet Milletindir” denildi.

Sonunda saray değil, millet kazandı. [9]

Ama o tarihlerde, 25 Aralık 1919'da İngiliz işgal kuvvetlerinin Yüksek Komiseri olan (yani büyükelçi) Sir H. Rumbold’un baş tercümanı A. Ryan’ın kaleme aldığı raporda ne yazıyordu? (Ryan’ın sıfatı tercüman/çevirmen ama kendisine, rapor yazma yetkisi olan baş danışman da diyebiliriz.) 

Şöyle diyor Ryan raporunda: “Amacımız bölmek ve hükmetmek olmalıdır. Biz gerçek ideali dinmiş gibi davranacak çıkarcı bir grubu idareci olarak takdim etmeye çalışacağız.”

Ama güçleri yetmedi! 1923’te bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

“Bugün yaşadığımız birçok olayı anlayabilmemiz için düne bakmamız gerekmektedir. ... düne bakarken ... ‘düncülük’ yapmamak gerekir. Çünkü ‘düncülük’ veya ‘ecdatperestlik’ tarihi ‘bilim’ olmaktan çıkarır ‘hamaset’ haline getirir. ‘Düncülük’ insanları ‘geçmişle uyuşturmak’ demektir. Oysaki tarih biliminin amacı ‘geçmişle uyuşturmak’ değil, ‘geçmişle uyandırmak’tır. diyor, günümüzün değerli tarihçisi Sinan Meydan. [10]

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 30 Ağustos Zaferinin üçüncü yıldönümünde Kastamonu’daydı. Sözlerimi orada yaptığı konuşmadan bir alıntıyla bitirmek istiyorum. 

30 Ağustos 1925 “... Bugün ilmin, fennin bütün genişliğiyle medeniyetin (uygarlığın) alevi karşısında filan veya falan şeyhin yol göstermesiyle maddi ve manevi mutluluk arayacak kadar ilkel insanların Türkiye topluluğunda varlığını asla kabul etmiyorum. Efendiler, ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en gerçek tarikat medeniyet (uygarlık) tarikatıdır. Medeniyetin (uygarlığın) emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için yeterlidir.” [11]

Amacımız ‘geçmişle uyuşturmak’ değil, ‘geçmişle uyandırmak’ olmalıdır.

Atatürk’ün, O’nun silah arkadaşlarının, tüm şehitlerimizin, canını vatanı için, tam bağımsız Türkiye için veren kahraman şehitlerimizin önünde minnetle, saygıyla eğiliyoruz. Ruhları şâd olsun.

30 Ağustos Zafer bayramımız kutlu olsun.

Hepinize saygılarımı, sevgilerimi sunar, aydınlık, iyi günler dilerim.

Mehmet Serdar Temur

30 Ağustos 2019


[1] Falih Rıfkı Atay / Çankaya s. 363 / Sinan Meydan / Yüzyılın Kitabı / s. 237 

[2] Turgut Özakman / Cumhuriyet / Bilgi Yayınevi, Ekim 2009, 11. Baskı, s.189

[3] Prof. Dr. İlhan Başgöz / 19 Mayıs 1919’un 100. Yılı / 19 Mayıs 2019 / http://lidergazete.com.tr/yuz-yillik-hatiralar/ 

[4] 1921 / Ruşen Eşref Onaydın / Atatürk’ü Özleyiş / s. 44 / http://www.atam.gov.tr/duyurular/milli-savunma-ve-askerlik-sanati / ve Sinan Meydan/ İZMİR’İN KURTULUŞU/ 11 Eylül 2017/ http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/sinan-meydan/izmirin-kurtulusu-2005882/

[5] “Kurt ve Pars” Benoit Mechin / Kum Saati Yay., İst.-2001, s.70 / Metin Aydoğan / 30 Ağustos Zaferi ve Büyük Barış Söylevi, Güncel Meydan / 30 Ağustos 2013 

[6] “Tek Adam” / Ş.S. Aydemir, I.C. / Remzi Kit., 9.Bas., İst.-1983 / s. 127 / Metin Aydoğan / 30 Ağustos Zaferi ve Büyük Barış Söylevi / Güncel Meydan / 30 Ağustos 2013

[7] Utkan Kocatürk, “Atatürk’te ‘Gençlik’ Kavramı ve Atatürkçü Gençliğin Nitelikleri”, Atatürkçü Düşünce, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 1992, s.165. / ve Doç. Dr. İlker Alp / Atatürk ve Türk Gençliği 16 Temmuz 1921 tarihinde, Ankara’da Maarif Kongresi / ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 38, Cilt: XIII, Temmuz 1997 / http://www.ataturktoday.com/RefBib/AtaturkVeTurkGencligi.htm

[8] Cumhuriyet, 1.04.1937 / http://www.atam.gov.tr/ataturkun-soylev-ve-demecleri/ankara-halkevinde-bir-konusma

[9] Sinan Meydan / Sarayın değil milletin dediği olur! MİLLETiN AZiM VE KARARI  / 24 Haziran 2019 / https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/sarayin-degil-milletin-dedigi-olur-milletin-azim-ve-karari-5194163/?utm_source=yazarlar&utm_campaign=diger_yazilar&utm_medium=diger

[10] Sinan Meydan / Yüzyılın Kitabı Yüzyılın Lideri / Önsöz

[11] Atatürk'ün Bütün Eserleri, C. 17, s. 294 ve Sinan Meydan / 1923 Kuruluş Ayarlarına Dönmek / s. 488


 

 

 

 

 






____________________

19 Mayıs 2019 / 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı / M. Serdar Temur'un konuşması 

19 Mayıs 1919’un 100. Yıldönümü

(bkz. Etkinlikler)


Değerli konuklarımız, sayın muavin konsolosumuz Meral Akbilek Koray hanım, 

değerli üyelerimiz, 

sevgili gençler, 

sevgili çocuklar,

bugün önemli bir gün, Mustafa Kemal’in Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basışının yüzüncü yılını kutluyoruz. Resmi adıyla 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı. 

Burada doğup büyüyen çocuklarımız, gençlerimiz, çok küçük yaşta buralara gelenlerimiz, doğaldır pek bilmeye bilirler, onun için, 19 Mayıs’ı anlayabilmemiz için vatanın o günkü durumunu kısaca özetlemek yararlı olur diye düşünüyorum.

Fazla uzun olmasın diye 30 Ekim 1918’den başlayalım. 

Osmanlı 1. Dünya savaşında yenilmiş devlet olarak 30 Ekim 1918’de Yunanistan’ın Limni adasının, Mondros limanında o zamanın emperyalist devletleri olan İngiltere, Fransa ve İtalya’yla bir Mütareke, bir Ateşkes anlaşması imzaladı. Bu anlaşma Mondros limanındaki bir gemide imzalandı. İngiltere’nin koskoca Amirallik gemisi Queen Elizabeth dururken, kendisi küçük ama emperyalistlerin adını çok önemli buldukları bir savaş gemisi olan Agememnon’da imzalandı. 

Emperyalist devletler daha önceden, kendi aralarında Osmanlı’yı parçalama anlaşmaları yaptıkları için, Türklerin ana vatanını işgal etmek ve parçalamak istedikleri için, bir tahta at aldatmacasıyla Truva’yı, dolayısıyla batı Anadolu’yu işgal eden Akha Ordularının komutanı Miken Kralı Agamemnon’un adını taşıyan bir gemiyi, kendi işgal planlarına çok yakıştırdıkları için özellikle seçmişlerdi. Ateşkesi, bir işgal anlaşması olarak uygulamakta kararlıydılar. Osmanlı ordusu dağıtılacak, silahları teslim edilecekti. Haksız işgaller Mondros’tan sonra hemen başladı. 

Mustafa Kemal 13 Kasım 1918’de Adana dönüşü İstanbul’daydı. Öğle saatlerinde Haydarpaşa’da trenden inerken 61 gemiden oluşan İtilaf donanması İstanbul'u işgal ediyordu. Daha üç yıl önce, 1915’de Çanakkale’de durdurulan işgal donanmasının tören geçidi için İstanbul Boğazı trafiğe kapatılmıştı ve Osmanlı heyeti işgalcilere “hoş geldiniz” diyordu. Gemilerinin geçişini birkaç saat orada bekledi. Sonra onların arasından küçük Kartal İstimbotu’yla karşı tarafa geçerken “Geldikleri gibi giderler” dedi.

Altı ay İstanbul’da kaldı. Bu arada neler yapılabileceğini uzun uzun araştırdı, İstanbul’dan vatanın kurtulmasının mümkün olmadığına iyice kanaat getirdikten sonra, milli direnişin planlarını yaptı. Kendi deyimiyle “... basit bir tertiple Anadolu içlerine gitmek” istiyordu.

Samsun ve çevresindeki orduya bir müfettiş aranması fırsatını değerlendirdi. Kendi deyimiyle “Tarih bana öyle müsait şartlar hazırlamış ki...” demişti. Sözü geçen arkadaşlarını devreye sokup bu görevin kendisine verilmesini sağladı. 

Hani bazen utanmadan ‘Osmanlı padişahı kurtuluşu başlatması için Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderdi’ falan deniliyor ya; gerçek tam tersiydi. İngilizleri seven padişaha, İngilizler tarafından “direnişi durdur” talimatı verilmişti. İşte Mustafa Kemal’e verilen müfettişlik görevi de, padişaha verilen İngiliz talimatı gereğince; bölgedeki direnişi önlemek, dağıtılmamış orduları dağıtmak, halkın elindeki silahları toplamak, asayişi sağlamak, ateşkes şartlarını denetlemekti. Mondros'un 7. Maddesi'ne göre “Karışıklık çıkan yerler İtilaf Devletleri tarafından işgal edilecekti.” 

Mustafa Kemal ve arkadaşları15 Mayıs’ta İzmir’in işgalinden hemen bir gün sonra 16 Mayıs’ta Bandırma vapuruyla İstanbul’dan yola çıktılar. Resmi görevliler İngiliz vizesi almadan şehirden çıkamıyordu. Kızkulesi önlerinde gemide silah araması yapıldı. O silah arkadaşlarına: “Biz Anadolu’ya ne silah, ne cephane götürüyoruz; biz ideal ve iman götürüyoruz.” diyordu. 19 Mayıs’ta Samsun’a ayak bastılar.

O, kendisine verilen görevin tam tersini yaptığı için, yani “tam bağımsızlık” amacıyla Milli Kuvvetleri emperyalizme karşı örgütlediği için, önce İstanbul’a geri çağrıldı, sonra da 9 temmuz 1919’da daha Erzurum’dayken Padişah emriyle görevinden alındı. Daha sonra 24 Mayıs 1920’de kendisi ve arkadaşları için idam kararı çıktı.

Sonraki yıllarda 17 Kasım 1922’de bir İngiliz gemisiyle yurdu terk eden Padişah Vahdettin “Bu halk Sürüdür. Bu sürüye bir çoban lazım, o çoban da benim.” diyen bir padişah. 

Bugün burada yalnız sömürgecilere karşı, emperyalizme karşı, Atatürk’ün deyimiyle “zalimlere” karşı verilen kutsal bir savaşın başlangıcını kutlamıyoruz. Bugün burada, sömürgecilerle işbirliği yapan, halkını sürü olarak gören sultanların kişisel egemenliğinden ulusal egemenliğe geçişin, kurtuluşun da başlangıcını kutluyoruz. Yüz yıl önce bugün Samsun’da sultana karşı “milli egemenlik” ayak bastı.

Atatürk’ün “Benim doğum günüm“ dediği 19 Mayıs, bizi biz yapan bir tarihin başlangıcıdır.

Ruhu “tam bağımsızlık”tır. Yani siyasi, mali, ekonomik, adli, askeri, her konuda tam bağımsızlık.

Yüz yıl önce bugün Samsun’da emperyalizme karşı “tam bağımsızlık” ayak bastı.

Biz bu savaşı büyüklüğünü yoksulluğundan alan bir orduyla başardık. Bu savaşta “Ateşi ve ihaneti gördük.“ (N. Hikmet) Ama bu savaş yalnız bir askeri hareketle sınırlı değildi, yalnız toprak için de yapılmadı. Mustafa Kemal daha Sakarya savaşı sonrası şöyle diyordu: “Hiçbir zafer amaç değildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük olan amacı elde etmek için gereken en belli başlı araçtır.” “Bundan sonra pek önemli zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zaferler süngü zaferleri değil, iktisat ve ilim zaferleri olacaktır.”

Cumhuriyetle birlikte orta çağı yaşayan bir din, bir tarım toplumunda devrim yapıldı. Artık en gerçek yol gösterici bilim ve akıl olmalıydı. Bilimsel düşünen, sorgulayan akla sahip fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür insanlar yetişmeliydi. 

İşte 19 Mayıs bütün bunların başlangıcı. “Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı” dediğimiz bu bayramda bütün Cumhuriyet devrimleri Samsun’a ayak bastı. Aydınlanma, laiklik, kadının insanlık onuruna yakışan hakları, çağdaşlaşma, demokrasi de ayak bastı. 

Milli Mücadelenin başlangıcının yüzüncü yılını kutluyoruz. “Atatürk’ün askeriyiz” diyoruz. “Atatürk’ün askeri” olmak yalnız askeri bir kavram değil, Atatürk’ün manevi mirasçıları olarak hem uygar, hem çalışkan, hem akıldan, bilimden yanaysanız, hem vatanseverseniz, O’nun devrimlerini yaşatmakta kararlıysanız, dünyada barıştan yanaysanız; “Atatürk’ün askerisiniz!” 

Biliyorsunuz, vatan görevi tamamlanırsa “terhis” olunur. O zaman Turgut Özakman’dan esinlenerek şöyle diyelim: Bizim yaşadıkça terhis olmaya niyetimiz yok!

Kurtuluş Kuruluştadır.

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramınız kutlu olsun.

Mehmet Serdar Temur

Hamburg, 19 Mayıs 2019


 

 

 

 

 





____________________

10 Şubat 2019 / Dernek binamız Haus 7’de toplanan Genel Kurulda yeni Yönetim Kurulu seçildi.

(bkz. Etkinlikler)


Değerli Üyemiz,

10 Şubat 2019 Pazar günü yapılan Genel Kurulda, önceki yönetim aklanmış ve ardından yeni yönetimimiz seçilmiştir. Bilindiği gibi Yönetim Kurulu başkan, iki başkan yardımcısı, sayman ve altı yönetim kurulu üyesinden oluşmaktadır. 

Derneğimizin seçilen yeni Yönetim Kurulu ve Denetleme Kurulu aşağıdaki üyelerimizden oluşmuştur.

Yönetim Kurulu:

Mehmet Serdar Temur (Bşk.)

Mehtap Kaplan-Gökçe (Bşk. Yrd.)

Namık Yener                  (Bşk. Yrd.)

Şuayip Karakuş              (Sayman)

Hafize Avşar                  (Üye)

Ahmet Birinci                (Üye)

Hatice Birinci                (Üye)

Murat Comart                (Üye)

Ufuk Güngör                  (Üye)

Recep Kaprol                (Üye)

Fatma Keskin                 (Yd. Üye)

Abdi Daglum                 (Yd. Üye)

Haşmet Düzgüner          (Yd. Üye)

Denetleme Kurulu: 

Atilla Arkuç                    (Üye)

Celal Cengiz                 (Üye)

Coşkun Coştur                (Üye)

Durak Demir                   (Yd. Üye)

Himmet Keklikçi            (Yd. Üye) 

10 Şubat 2019 tarihli Genel Kurulda, Yönetim Kurulu seçiminden sonra derneğimizin Almanca adı ‘Verein zur Förderung des Gedankenguts von Atatürk in Hamburg und Umgebung e.V.’ olarak değişmiş ve ayrıca, yine gündemde önceden belirtildiği şekilde tüzüğümüzdeki bazı maddeler okunup, tartışılıp, oylanmış ve kabul edilmiştir. Amacımız hayırsever / kamuya yararlı dernek (gemeinnützig) statüsü kazanmaktır. Şimdi üyelerce oylanıp kabul edilen Almanca yeni adımızın ve yeni tüzüğümüzün hukuken de geçerli olması için çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. Yeni tüzük hukuken geçerli oluncaya kadar eski tüzük geçerlidir.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yılını bu sene diğer derneklerle birlikte iki ayrı etkinlikte kutluyoruz. Bunlardan ilki, 27 Nisan 2019 Cumartesi günü Hamburg Türk Toplumundaki diğer derneklerle birlikte Hospitalstraße 111, 22767 Hamburg adresindeki dernek binamızda. (Başlangıç saati 14:00). İkincisi ise 28 Nisan 2019 Pazar günü TC Hamburg Başkonsolosluğu ve Eğitim Ataşeliği’nin himayesinde, Hamburg Harburg’da, Küchgarten 21, 21073 Hamburg adresindeki, Masal Deluxe Event’te. (Başlangıç saati 14:00).

Bildiğiniz gibi bu sene 19 Mayıs 1919’un yüzüncü yıldönümü olduğu için, bu tarihi günü, Gençlik ve Spor Bayramımızı daha görkemli bir şekilde kutlamak amacıyla Gemi ile Elbe Nehir Turu düzenledik. Müzik eşliğinde ve yemekli olan bu nehir turu saat 12:00’de başlayıp dört saat sürecektir. İlgili afiş ektedir.

Derneğimizin yeni Yönetim Kurulu olarak sorumluluğumuzun farkında ve bilincindeyiz. Seçilmemiz için bizleri yüreklendiren, cesaretlendiren, teşvik eden siz değerli üyelerimize teşekkür eder, iyi günler dileriz.

Yönetim Kurulu adına Başkan Mehmet Serdar Temur 


 

 

 

 

 



____________________